http://www.trgamer.com/Yazi.aspx?YaziID=1864
Uzun süredir en çok beklenen macera oyunları listesinde üst sıralarda bulunan bir oyundu "The Moment of Silence". Belki de diğerlerinden onu ayırıp üst sıralara çıkmasında en etkili olan sebep karizmatik isminde yatıyordu. Bakalım oyunumuz ismi kadar güzel mi diyerekten oynamaya başladığımda oldukça gel-gitli düşüncelere kapıldım. Bazen bu ne biçim oyun derken bazen de "adamlar yapmış aaabi" demekten kendimi alamadım. Sonuçta oyun hakkında yorumlarım olumlu ve kesinlikle oynanması gereken bir macera oyunu olarak şekillendi.
Moment of Silence'ın hikayesine geçmeden önce kısaca arayüzden bahsedeceğim. Oyunumuz "third person" perspektifinde "point & click" bir macera oyunu. İlk çalıştırdığımda oyun içi grafikleri görünce dumura uğradım çünkü Moment of Silence tam anlamıyla bir aksiyon oyunu grafiklerine sahip. Yazılarımı okuyanlar bilir ki macera oyunları için grafik kalitesini önemsemem ve puanlamama hiç katkısı olmaz. Yine de sizi bilgilendirmek açısından Moment of Silence'ın grafiklerinden bahsedeceğim. Bir iki cümle yukarıda okuduğunuz üzere oyunun grafikleri bir macera oyunu yerine aksiyon oyunu anımsatıyor. Bununla beraber kesinlikle çağın 2-3 yıl gerisinde kalmış 3D karakter grafikleri ve inanılmaz hatalar var. Bu hatalar bazen oldukça rahatsız edici olabiliyor. Örneğin bir ekran geçişinde önce mekanı görüp buradaki insanların sonra birden belirmesi gibi. Oldukça ciddi ışıklandırma hataları da cabası. Bütün bu hatalara rağmen arka plan grafikleride bir o kadar kaliteli ve detaylı çizilmiş.
Lakin, dediğim gibi bir macera oyununda grafik kalitesine bakmak yersiz olur düşüncesindeyim. Ekranın alt kısmında envanterimiz yer almakta. Basit ve kullanışlı bir envanter sistemi var The Moment of Silence'da. Oyun arayüzünün en büyük eksisi kahramanımızın gidecebileceği ekran geçişlerini göstermek için fare imlecimizde bir değişiklik olmaması. Bir çok durumda ekranın bir tarafından diğer tarafına geçiş var mı diye kontrol etmek için koşturup durmak zorunda kalıyoruz.
The Moment of Silence, bu sorunu göz ardı etmemizi sağlayacak ilginç yenilikleri de içermekte. Ben oyun boyunca çok ciddi piksel avlama sorunları yaşamadım fakat yapımcılar bu soruna bir çözüm getirmişler. H tuşunua bastığımızda bir anda o ekranda ne kadar hot-spot varsa işaretlerenerek gösteriliyor. Amatör macera oyuncuları için iyi olsa da oyunun bazen fazla kolaylaşmasına sebep olabiliyor bu sistem. Zaten inanıyorum ki bir çok yapımcı da kolaylıkla ekleyebileceği bu özelliği bu sebeple oyunlarında kullanmıyor. M tuşu ile ileride bahsedeceğim "Messenger"ımıza ulaşabilmekteyiz. Oyunun kontrollerinde ise ciddi sorunlar var. Sanıyorum yakında bir yama gelir (Hmmm gelmiş bile :)). Çoğu zaman kahramanımız yönlendirdiğimiz yere gitmemekte ısrar ediyor. Ya da çift tıklayarak koşmasını sağladığımızda durdurmak için saç baş yoluyoruz.
Oyunumuzun ilginç bir hikayesi var ve bu hikaye çervesinde bütün ince detaylar düşünülerek yepyeni bir dünya kurulmuş. Hikayemiz 2044 yılında New York'da geçiyor. Bütün dünya eyaletlere bölünmüş ve bir dünya hükümeti tarafından yönetilmekte. Metropollerde ise değişen fazla birşey yok. Dünyanın sonunun geldiğini ilan edenler, reklam ekranları ile dolu gökdelenler, katiller, hırsızlar, çeteler, sağa solu bombalayan teröristler ve komplo teorileri kuran yaşlılar, mobile messenger'lar, uçan arabalar, ve bir sürü abudik gubidik teknolojik cihazlar bu şehirlerin vazgeçilmezleri olarak yer almaktadalar. Kahramanımız Peter Wright ise bir haberleşme tasarımcısı olarak çalışmakta ve dünyasında olan biten politika, haberler, skandallar ve hatta çalıştığı şirketin bir numaralı gündemi olan hükümetin konuşma/düşünce özgürlüğü kampanyası bile onun umurunda değil.
Ezik kahramanımız, Peter Wright, kendisini dış dünyadan izole etmiş, hiçbir komşusunu tanımıyor ve tanımak bile istemiyor. Kahramanımızın hayata bu derece küsmüş olmasının sebebi ise eşini ve yedi yaşındaki çocuğunu bir uçak kazasında kaybetmiş olması. İşinden de nefret eden Peter Wright gecelerini whisky içerek chat odalarında ailesi hakkında yalanlar söyleyerek geçirmekte. Öyle ki patronu ona bir süre izin vermiş ve basit bir apartman dairesi kiralamasına yardımcı olmuş. İşte bir gün, apartmanının önünde duran bir SWAT kamyoneti, Peter Wright'ın hayatında dönüm noktası oluyor. SWAT ekibi bir anda kahramanımızın komşusu olan online gazeteci Oswald'ın evini basıyor ve Oswald'ı götürüyor. Sonrasında Oswald sanki yer yarılıyor da içine giriyor. Polis bile Oswald'ın alıkonulduğunu kabul etmiyor ve bilgi sahibi olmadığını söylüyor. Bütün bunların şaşkınlığını yaşayan kahramanımız, Oswald'ın eşine ve çocuğuna olayı araştırmak için söz veriyor. Tekrar hayata dönen Peter Wright kısa sürede Oswald'ın oldukça güçlü yetkililerin de içerisinde bulunduğu dünya çapında bir komployu ortaya çıkarmak üzere olduğunu öğreniyor. Oyun boyunca kahramanımız Peter Wright'ı ve kısa bir bölümde Oswald'ın eşi Deborah'ı oynayacağız.
Etkileyici bir hikaye olduğunu kabul etmek lazım. Yapımcılar aynı zamanda bu hikayeye uygun bir dünya yaratmaktan geri kalmamışlar. Bakın dünyamızda neler var. Tahmin edebileceğiniz üzere dünyamızda otomasyon almış başını yürümüş. Günümüzde insanların yürüttüğü bir çok meslek dalı yerini artık robotlara bırakmış. Örneğin okullarda eğitimi artık robotlar vermekte.
Dünya tek bir hükümetin yönetiminde. Aptal insanların beyni yıkanarak IQ yüklemesi yapılabilmekte. Bütün insanlar yanlarında messenger adı verilen bir cep telefonu benzeri aleti taşımak zorundalar. Bu aleti aynı zamanda harcamalarımızda ve kimlik gerektiren durumlarda kullanıyoruz. İnsanların birbirleriyle internet vb. ortamlarda chat yapmaları yasaklanmış. Ulaşım robot taksilerle yürütülmekte. Metrolar güvensiz olduklarından kapatılmış. Onun yerine tren ve zeplinler çalışmakta. Televizyon yerini üç boyutlu hologramlara bırakmış. Çocukların başlıca oyunları sanal gerçeklik üzerine kurulmuş. Aynı zamanda dünyamızda bütün bu teknolojik gelişmeleri kabul etmeyip terörizm ile karşılık veren ve adına "Luddites" diyen bir de grup yer almakta. Bütün bunlar sizede tanıdık geldi mi? Gelmediyse Kubrick 2001 ve Orwell 1984'e bir bakın derim. Oyunumuz aslında Blade Runner ile benzerlikler taşımakta, fakat bildiğiniz üzere Blade Runner bize daha fantastik bir gelecek sunarken, The Moment of Silence daha gerçekçi bir gelecek yaşamamızı sağlıyor.
Peter eski hayatında kendini içerisinde bulunduğu dünyadan izole etmiş olsa da kendisini Oswald ile ilgili araştırmaya verdiğinde bazı bilgilere eriştikçe tabii ki bundan rahatsız olanlar oluyor ve Peter terörist ilan ediliyor.
Gelelim bulmacalara. Bulmacalar zorluk açısından orta ayar diyebilirim. Konu ile gayet güzel ilişkilendirilmiş sırıtmayan bulmacalar. Tamamıyla doğrusal bir hikaye akışına sahip olan The Moment of Silence'da Myst-vari bulmacaları tabii ki beklemek haksızlık olur. Oyunu ortalama bir macera oyuncusunun kolaylıkla 30-40 saat içerisinde bitirebileceğini düşünmekteyim. Bunun yanında bazı gereksiz zorlukta bulmacalarda yok değil. Bazılarında belli bir ekranda hiç birşey yapmadan durmamız gerekiyor ve bunu akıl edemediğimizde takılıp kalmak olası oluyor.
Gelelim oyunun bence en önemli eksisine. Oyun süresince oldukça uzun diyaloglar bazen çok sıkıcı hale geliyor. Bunu engellemek için diyalogları hızlı bir şekilde geçme opsiyonu eklenmiş olsa bile, bir macera oyunu için diyalogların ölümcül olduğunu ve tek tek okunması gerektiğini unutmamak gerekir. Bazı karakterle yapılan diyalgolar o kadar uzun ki bir ağaç yapısı şeklinde dallanan bu diyaloglar içerisinde çoğu zaman kayboluyoruz. Diyaloglar için kullanılan yazı fontu da ekrana hiç yakışmamış ve çok sıkıcı. Yapımcılar, oyuncunun diyaloglar içerisinde kaybolabileceğini fark etmiş olsalar gerek ki, daha önce konuşulan ve hiç konuşulmamış diyalogların farklı renklerde gösterilmesini sağlamışlar. Günümüzdeki bir çok macera oyunlarında çok ölümcül bir diyalog değilse konuşulduğunda o diyalog kaybolur ve kalabalık etmez. Maalesef The Moment of Silence'da durum farklı.
Seslendirmeler ve müzikler konusunda her ne kadar yapımcılar paradan kaçınmadık deseler de seslendirmeler benden pek artı puan alamadı. Yapımcılar Bruce Willis ve Julia Roberts'ın seslendirenler ile anlaştıklarını söylemişler. Bu oyunun İngilizce sürümü içinde geçerli mi bilemiyorum. Bir çok diyalogda karşımdaki karakterin sesi o kadar çok değişiyordu ki sanki sağdan soldan başkaları lafa karşıyor hissine kapıldım.
Oyunumuz 1 GHz işlemcili 256 mb RAM'e ve 32 mb ekran kartına sahip bir bilgisayarda kolayca çalışabiliyor. Kötü haberi sona sakladım tabii ki :) Oyunumuz sadece DVD'de geliyor ve 900 mb'lık ve 3.3 gb'lık iki kurulum seçeneğine sahip. Korsanı, torrentı vs. çıkar mı bilemem ancak şunu söylebilirim ki orjinal hikayesi, atmosferi, güzel ama azıcık hatalı grafikleri ve güzide oynanabilirliği ile 40 euro gibi bir fiyata kesinlikle orjinal almaya değer.
Peter Wright'ın da dediği gibi "Now or Never"...
http://www.trgamer.com/Yazi.aspx?YaziID=1861
Yine Adventure Company'den yine bir macera oyunu. Yapımcı yanılmıyorsam Egyptian Prophecy ve Crystal Key 2'den tanıdığımız Kheops Studio. Ancak oyuna Adventure Company'nin yapımcılar kadar emeği geçmiş. Bazı yazar arkadaşlarım (kulakların çınlasın e mi Erdem) her ne kadar bu firmayı kutsal olarak görse de ben aynı görüşü paylaşmıyorum. Firma ayda birkaç macera oyunu ile karşımıza çıkıyor buna bir diyecek yok, fakat yaptıkları/dağıttıkları 10 macera oyunundan maalesef en fazla 2 ya da 3 tanesi tatmin edici (birazcık). Buna rağmen belki zamanla öğrenirler ve bir sürü macera oyunu üzerinde çalışmak yerine bize az ama öz, yani kaliteli macera oyunları sunarlar diye bir ümidim her zaman olacak. İçimden aaah aaah nerede o eski macera oyunları muhabbeti yapmak geliyor ama bundan önceki bir çok yazımda yaptığım için şimdilik es geçiyorum :) Sonuç olarak Return to Mysterious Island bahsettiğim 2 ya da 3 oyundan birisi. Hatta Adventure Company imzalı oynadığım en iyi macera oyunu diyebilirim.
Her zaman söylerim bir macera oyunu için grafik vs. önemsizdir. Önemli olan hikaye, atmosfer ve bu atmosfere gömülü kaliteli, sırıtmayan bulmacalar ve azıcık da oynanabilirliği etkileyen arayüzdür diye.
Gelelelim Return to Mysterious Island'ın hikayesine. Yaratıcı konu bulmakta ciddi sıkıntı çeken Adventure Company bu sefer olumlu birşeyler yapmış ve Jules Verne'in "The Mysterious Island" isimli romanını konu almış. Eminim ki bir çoğumuzun çocukluğunda Jules Verne'ın imzası vardır. Bu oyunda olduğu gibi oyunlara konu olabilecek sayısız romanı olan Jules Verne, konu sıkıntısı çeken yapımcılar için daha çok kaynak olacaktır diye düşünüyorum. Hikayenin aslı şu şekilde; Amerika iç savaşı zamanında hapishaneden beş suçlu ve bir de sadık köpekleri balonla kaçar. Yakalandıkları fırtına sonrasında kendilerini ıssız bir adada "ıs" olarak bulurlar (kötü espri, tamam). Artık burada yeni bir hayat kurmak zorundadırlar. Kaynakları yetersizdir ve adadan faydalanmak zorundadırlar. Lakin adada yalnız değillerdir. Onlara sürekli yardım eden gizemli birisi vardır. Bu kişi de tabii ki gene Jules Verne'den tanıdığımız Kaptan Nemo'dan başkası değildir. Hikayenin sonunda ada bir volkanik patlama ile yok olur ve Kaptan Nemo, diğerlerinin Nautilus adındaki denizaltına ulaşmasını sağlar.
Zamanının çok çok üstünde bir kalite taşıyan Jules Verne'nin hikayesinden gelelim zamanının olanaklarına rağmen genelde kötü macera oyunlarına imza atan The Adventure Company'nin bu sefer kendini aşarak imzaladığı ve bir çok macera oyuncusunu fazlasıyla tatmin eden oyunu Return to Mysterious Island'ın konusuna: Oyunumuz yukarıda bahsettiğim hikayeyi aynen içermeyip ona devam niteliği taşımakta, ancak hikayenin sonunda adanın yok olmadığı varsayılmış. Adadaki suçluların adayı terk etmesinden yıllar sonra güney Pasifik'te bir dünya rekoru kırmanın peşinde olan hatun kişi maceracı Mina, yakalandığı fırtına sonucunda ıssız adamıza düşer (Hiç beklemeyin banal ıssız ada esprilerini). Kumsalda kendisini izleyen birisinin gölgesi altında uyanan Mina artık adanın eski misafirlerinin izlerini takip ederek Kaptan Nemo'nun sırlarını çözmek zorundadır. Öncelike barınma sorununu gidermek için evini yapmalı ve adadaki vahşi hayattan olabildiğince faydalanmalı ve bir o kadar da korunmalıdır. Mina, bu süreç içerisinde zamanla yalnız olmadığını ve birisinin O'na yardım ettiğini anlar. Sonradan, bu yardımı aslında Kaptan Nemo'nun hayaletinden aldığını fark eder. Artık Mina'nın amacı adadan kaçış için Kaptan Nemo'nun da vücudunun bulunduğu Nautilus'a ulaşmak ve Nemo'nun ruhunu serbest bırakmaktır.
Oyuna başlar başlamaz Mina'nın fark ettiği ilk şey aç olması ve karnını doyurması gerektiğidir. Bu bölüm sürecinsce Mina ile yumurta, meyve, balık gibi deniz ürünleri bularak bunları yenebilir duruma getireceğiz. Olmazsa olmaz tabii ki, ateş yakmamız gerekecek. Bıçağa ihtiyacımız olacak. Tabii ki adada bıçak gibi nesneleri olduğu gibi bulmak mümkün değil. Örneğin bıçağı, kıyıda gömülmüş olan sandaldan aldığımız bir demir parçasından yapacağız. Oyun boyunca bu şekilde yaratıcılığımızı kullanarak Mina'nın ihtiyaçlarını giderip, adadan çıkış yolları arayacağız.
Eğer Jules Verne'nin romanını okuduysanız oyundan çok daha fazla zevk alacaksınız çünkü romanda bahsedilen birçok mekan ve olay oyuna konu olmuş durumda. Bunlar arasında okuduysanız hemen hatırlayacağınız Mina'nın evi ve sadık maymun dostumuz var.
Grafikler bir macera oyunu için içerdiği yüksek çözünürlüğünde katkısıyla fazlasıyla güzel ve ayrıntılı. Bu güzellik ve ayrıntı tabii ki Adventure Company'nin hiç bir oyununda aşamadıği piksel avlama sorununu da beraberinde getiriyor. Oldukça güzel render edilmiş detaylı grafikler arasında küçük fare imlecimizle işimize yarayacak nesneleri görebilmemiz maalesef birazcık zor. Birazcık zor dedim çünkü bence bu sorun sadece amatör macera oyuncularını zorlayacaktır. Deneyimli oyuncuların bu oyunda piksel avlama konusunda çok fazla zorlanacaklarını sanmıyorum. Sonuç olarak Adventure Company'nin Return to Mysterious Island'ı konu ve atmosfer açısından benden tam notu alıyor (Taş yağacak taş...)
Gelelim arayüze. Arayüzümüz yine firma klasiği olarak "First-Person Point & Click", yani bir Myst kopyası. Fare imlecimiz alabileceğimiz ya da kullanabileceğimiz nesnelerin üzerine geldiğinde küçük yuvarlak bir pencere içerisinde ne yapabileceğimizi gösteren bir bilgi içeriyor. İlerleyebileceğimiz alanlarda ise parlayıp sönüyor. Herhangi bir tıklama yapmadan faremizi gezdirerek 360 derece görüş alanına sahibiz. Bu noktaya kadar herşey normal. Oyunun gayet klasik ve yeterli bir arayüzü var. Oyunu diğer macera oyunlarından ayıran en önemli unsuru ise envanter sistemi. Oyunumuz şu ana kadar bir macera oyununda gördüğüm en ayrıntılı envanter sistemine sahip. Faremize bir sağ tıkla bu sisteme ulaşabiliyoruz.
Burada gördüğüm tab'lar ile ayrılmış sayfalarca sürebilecek olan envanter ilk bakışta gözümü korkuttu :) Eyvah dedim. Gitmiş güzelim konu, kötü bir envanter ile mahvetmişler. Sonradan yanıldığımı anlamam sevindirici oldu tabii ki. Envanter sistemindeki en büyük farklılık aldığımız nesnelerin envanterdeki pencerelere ilk başta yerleşmemesi. Bunun yerine hepsi birden sağ üst köşedeki bir pencerede toplanıyor ve istersek otomatik olarak envantere yerleşmelerini sağlayabiliyoruz ya da tek tek istediğimiz yerlere biz koyuyoruz. Nesneleri istediğimiz gibi gruplama açısından belki yardımcı olabilse de bence gereksiz yere vakit kaybına yol açan bu olay sistemin bence tek eksisi.
Envanterimizde aldığımız nesnelerin bulunduğu alanın hemen altında nesneleri beraber kullanmamızı gerektiren bulmacalarda bize yardımcı olacak bir pencere mevcut. Örneğin bir olta yapacağımız durumda ilk olarak bir tahta parçası ile ipi beraber kullanmak istediğimizde bu nesneler bu pencerede yerini aralarında + işareti olacak şekilde alıyor ve gene + işaretlerinin arasında iki soru işareti ile olta yapımında iki farklı nesneye daha ihtiyacımız olduğu belirtiliyor. Farklı, yaratıcı ve oldukça faydalı bir sistem. Envanter penceremizde sol alt köşede ise Mina'nın sağlık durumunu gösteren bir çubuk yer almakta. Bir macera oyununda bunun ne yeri var diyebilirsiniz ki ilk rastladığımda aynı şeyleri bende düşünerek hemen olumsuz yorumlar yapmama rağmen oyun içerisinde bu durumu hiç yadırgamadım. Oyunun başında Mina'nın açlığın giderilmesinde de bu çubuk en önemli rolü oynamakta. Sol üst köşede ise ilerde bahseceğim "Objectives" bölümü ve pil sorunundan dolayı ilk başta kullanamadığımız gps'li cep telefonumuz var. Bu telefonla aynı zamanda gazetelerdeki hakkımızdaki haberleri okumamız mümkün.
Gelelim bulmacalara. Adventure Company'ye çoğu zaman nefretle bakmamın en önemli sebebi oyunlarındaki bulmacaların yetersizliğidir. Yetersizlik diyerek bulmacaların kolaylığından bahsetmiyorum tabii ki. Bütün macera oyunu inceleme/izlenimlerimde yazdığım gibi iyi bir macera oyununda bulmacalar hikayeye gömülü olmalı ve sırıtmamalıdır. Nasıl? Bakınız Adventure Company / Aura. Basit bir kapıyı açmak için oraya neden konulduğu, kimin koyduğunu bilmediğiniz oldukça karışık geometrik bir bulmaca çözüyorsunuz. İşte bu tarz bulmacalar sırıtıyor, oyuncuyu atmosferden ve hikayeden uzaklaştırıp sadece vakit kaybettiriyor. Açıkçası bu tarz bulmacalar bende şöyle bir izlenim yaratır: Önceden hikayenin gidişi, oyuncunun gideceği yerler tamamıyla tasarlanmış. Daha sonra buralara oyuncu kolayca ulaşamasın diye her kapının önüne, açacağı çekmecelerin bulunduğu odaya vs. mekanik bulmacalar yerleştirilmiş. Bir çekmece kolayca bir kilitle korunabilirken neden birileri oraya mekanik bir bulmacak koyma gereği duyar ki? Neyse ki Return to Mysterious Island ile Adventure Company kendini aşmış ve oldukça kaliteli bulmacaları oyuna dahil etmiş. Oyun boyunca hikayeye kendinizi o kadar kaptıracaksınız ki çoğu zaman aslında bir bulmaca çözdüğünüzü fark etmeyeceksiniz. Çünkü bulmacalar zekice hazırlanmış ve belli amaçlara hizmet etmekte. Bir kaç istisna dışında neredeyse sebepsiz, gereksiz yere konulmuş bulmacalar oyunumuzda mevcut değil.
Bulmacalarda dikkati çeken en önemli özellik ise bazılarının birden fazla metotla çözülebiliyor olması. Özellikle envanter sistemi içerisinde uğraşacağımız bir çok bulmacada farklı nesneleri bir araya getirerek aynı amaçla kullanabileceğimiz nesneler oluşturmamız mümkün. Örneğin daha önce bahsettiğim olta yapımında farklı ağaçlardan aldığımız her hangi bir dal parçasını kullanmamız mümkün. Bu şekilde oyun bize çok daha mantıklı ve gerçekçi bulmacalar sunuyor. Belki de Adventure Company bu şekilde macera oyunlarını çağ dışı kalmakla suçlayan bazı oyunculara en iyi cevabı veriyor, ne dersiniz. Özellikle yüzlerce nesneyi taşımamıza rağmen oldukça kolay kullanılan bir envanter sistemi ile takdir ve tebrik ediyorum yapımcıları.
Envanter bulmacalarının yanı sıra bir kaç tane de benim kesinlikle macera oyunlarında olmaması gerekli diye düşündüğüm "zaman sınırlı" bulmacalar var. Bu bulmacalar oldukça kolay olduklarından ilk denemenizde geçeceğinize inanıyorum. Neyse ki kolay oldukları için oyuncunun hızını kesmiyorlar. Bir macera oyununda, öldükten sonra ya da bu tarz bulmacaları çözemedikten sonra oyunu tekrar yüklemek hikaye akışındaki kesintiden dolayı bir çok oyuncuyu oyundan soğutur. Return to the Mysterious Island'ta bu bulmacaları kolaylıkla geçeceksiniz, geçemezseniz de tekrar yüklemenize gerek kalmadan oyun zaten bulmacanın başından tekrar başlıyor. Yine de bence hiç olmasa daha iyiydi.
Bazı bulmacalarda ise oyun boyunca bize dostluk edecek olan maymunumuz Jep'ten yardım alacağız. Jep'i orijinal romanı okuyanlar tanıyacaklardır. İyileşmesine yardımcı olduktan sonra bazı bulmacaların çözümünde Jep'i kullanacağız. Jep herşeyden önce bizim ulaşamayacağımız yerlere ulaşabilmekte ve bazı basit nesneleri kullanabilmekte. Yani Jep'inde bir envanteri var. Sonuç olarak hikaye, atmosfer ve arayüzden sonra bulmacalarda da Return to the Mysterious Island benden tam puan alıyor.
Geriye müzikler ve seslendirmeler kaldı. Her ikisi de tatmin edici ve atmosfere çok uygun. Okyanus, şelale, rüzgar, börtü böcek, kuş sesleri bize gerçekten o adada olduğumuz hissini veriyor. Arka planda sürekli çalan bir müzik yok, fakat yeterli sayıda ve kalitede müzikler kullanılmış. Bütün bunları söylediğimde bir de bakıyorum ki karşımda beş yıldızı hak eden bir Adventure Company oyunu var :) Tabii ki ufak tefek eksiklikleri var ama bunlar oyunun genel kalitesini etkilemeyecek düzeyde. Daha önce dediğim gibi amatör macera oyuncularını zorlayabilecek bir piksel avlama sorunu başta geliyor. Bunun yanında macera oyunlarında görmeye alışık olmadığım bir "Objectives" bölümü var. Bunun yerine günlük gibi başka bir kavram kullanılmış olsaydı ve gerekli bilgiler orada verilseydi bence türüne daha çok yakışacaktı.
Oyunumuz 64 mb ekran kartına sahip bir PIII-800'de gayet iyi oynanabiliyor. Oyun sürecinde ilerledikçe menüde bir resim galerisi açılıyor ve bazı alternatif çözümler burada görülebiliyor. Sonuç olarak Adventure Company, güzel grafikli, kolay ve başarılı arayüzlü bir macera oyunu yapmış. Bütün bunların yanına oldukça kaliteli bir envanter sistemi ve bulmacaları eklemiş. Belkide ilk defa Myst'in arayüzü ve oynanış tarzı sadece kopyalanmamış. Bu sefer geliştirilmiş.
Çok keyif alarak ve kendimi kaptırarak oynadığım Return to the Mysterius Island'ı oynadığım en iyi macera oyunları listeme aldım bile. Şşşşşttt. Bunda oyunun kalitesinden çok Mina'nın güzelliği etkili oldu dersem hiç ama hiç yalan söylemiş olmam :)
http://www.trgamer.com/Yazi.aspx?YaziID=1858
Bir bayram, bir tatil daha geldi geçti. Eminim ki bayram tatilleri bir çoğunuz için daha fazla boş vakit ve daha fazla oyun oynamak anlamına geliyor, ancak benim için hiç de öyle olmuyor. Bütün tatilleri gerek ailemle gerek arkadaşlarımla beraber geçirdiğimden her zamankinden daha fazla bilgisayarımdan ve oyunlarımdan uzak kalırım. Ancak bu sefer sırf siz TrGamer okuyucuları için (külliyen yalan) tatilde yanımda taşıdığım bir oyunu oynayıp yazıyorum. Hatta gene sırf sizin için (bu da yalan) sınırlarımı zorlayıp bir korku aksiyon-macera oyunu yazıyorum. Doğru olan birşey varsa o da oyunumuzun yani Shade: Wrath of Angels'in tamamıyla Tomb Raider'a benzediği (taklit) için dikkatimi çekerek oynamamı sağlaması. Peki değdi mi? Maalesef değmedi. Bir aksiyon oynamak için o kadar süre yıllandıktan sonra maalesef çok kötü bir seçim yapmışım. Belki beğenenler olacaktır ancak zevkle oynadığım nadir aksiyon oyunlarından Tomb Raider ile karşılaştırıldığında maalesef oyunumuz çok başarısız.
Aksiyon olsun, macera olsun, strateji olsun bir oyunda aranması gereken en önemli özellikler yaratıcı bir hikaye ve atmosfer olmalıdır. Shade'i ilk olarak bu açılardan bir inceleyelim bakalım. Oyunumuzun hikayesi şu şekilde: Arkeolojist olan abimiz insanlık tarihi için çok önemli bir buluş gerçekleştirir (bak bak klişeye bak). Daha sonra da tabii ki kardeşini yani bizi yanına çağırarak bu konuda kendisine yardımcı olmamızı ister (yaratıcılık abidesi). Abimizi bulacağımız, bulmamız gereken, bulmayı ümit ettiğimiz kasabaya (şehir miydi yoksa?) gittiğimizde ise, abimizin ortadan yok olduğunu öğreniriz. Kimden? Ne idüğü belirsiz bir melekten.
Amacımız tabii ki abimizi kurtarmak. Böyle bir şey var mı? Ürkütücü bir kasabaya gidiyoruz, birden karşımıza bir hayalet (melek) çıkıyor, abimizin olağanüstü bir şekilde ortadan kaybolduğunu söylüyor ve kahramanımız (biz) put gibi durup hiç bir tepki vermeden dinliyor ve araştırmaya koyuluyor. İnsan azıcık şaşırır. Sanki Allah'ın günü abimiz kaçırılıyor ve bir hayalet gelip bize durumu anlatıyor. Görüldüğü gibi konu klişe. Kahramanımızın ise bütün bunları oldukça olağan karşılamasının size atmosfer hakkında da yeterli bilgiyi verdiğini düşünüyorum. Oyun boyunca ne bizim ne de abimizin ismi belli değil. Ya da ben öğrenemedim bilemiyorum. Bulabilen olursa yazsın buraya bende öğreneyim ne diyeyim :) İsminin ve cisminin belli olmamasının yanı sıra karakterimizin bırakın bir kahraman olmayı oldukça şabalak ve sıkıcı bir tipi var.
Oyuna bir "tutorial" ile başlıyoruz. Tutorial oldukça başarılı çünkü oyununun ne olduğunu hemen gösteriyor. Kahramanımız uykuya yatmış. Rüya görürken hooop birden zindanlardayız ve birisi bize sağa git, sola git, şunu yap bunu yap deyip duruyor. Bir kaç bir şey yaptıktan sonra kahramanımız yatağında bir iki dönüyor, homurdanıyor sonra tekrar tutorial'a dönüyoruz. Hiç bir anlam veremedim ve ilk başta videolarda bir sorun olduğunu düşündüm. Tutorial'dan sonra abimizden gelen mektubu okuyup yukarıda anlattığım klişe konu çerçevesinde bizi yanına çağırdığını öğreniyoruz.
Gelelim arayüz ve oynanabilirliğe. Oyunumuzu "third-person" açısıyla oynuyoruz. Aynen Tomb Raider'da olduğu gibi. Tuş kombinasyonlarını değiştirebiliyoruz. Oyunun ilk ayarlarında klasik olarak WASD tuşları ile karakterimizi hareket ettiriyoruz. Fare ile kamera açısını belirliyoruz. Sol tuş ile vuruş, sağ tuş ile savunma hareketlerimizi yaparken faremizin tekerleği ile de yürüme/koşma hızımızı belirliyoruz. Boşluk tuşumuz zıplama, e tuşumuz da "kullan" tuşumuz vs. vs.
Yapımcılar, şöyle mükemmel, böyle mükkemel hareket yakalama (motion-capture) teknikleri kullandık deseler de tabii ki inanmıyoruz. Karakterimizin hareketleri berbat, çok yapmacık. Bu hareketler bir de çok çeşitli grafik hataları ile birleştiğinde oyun çekilmez oluyor. Örneğin kavga dövüş sırasında gerekli olan kamera açısını bir kaybettiğinizde kahramanımızı bir daha görebilmek ne mümkün. Bu durumda uzun bir süre kör dövüşü yapmak zorunda kalıyoruz. Sonuç kaçınılmaz, ölüyoruz tabii ki. Faremizin tekerleği ile yürüme/koşma hızımızı belirliyoruz demiştim. Bu hız bir kaç kademeden oluşuyor ve en hızlı olan kademeye "sprint" deniyor. Sprint modunda koşmamız ise gereksiz bir şekilde kısıtlanmış. Bir süre bu şekilde koştuktan sonra durup soluklanmak zorunda kalıyoruz. Bu modda koşup, zıpladığımızda ise daha uzağa zıplamamız mümkün. Oyun boyunca bu şekilde sağa sola zıplamanın yanı sıra, merdivenlere tırmanıyoruz, iplerden kayıyoruz, yüzüyoruz, yere çöküp yürüyebiliyoruz vs. vs.
Gelelim düşmanlara. Düşmanlarımız genelde zombiler, iskeletler gibi birbirinden başarısız çizilmiş aptal mahluklar. Yaklaşık olarak 20 tane farklı düşmanımız var oyunda. Aslında kavga/dövüş için kullanışlı bir sistem kullanılmış ve gerçekten bu sahneler çok zevkli olabilirDİ. Lakin, bu kavga/dövüşler sırasınca karakterimiz oldukça aptal hareketler yapıyor ve hiç de bir kahramanmış hissi vermiyor. Nerede PoP nerede Shade. Bütün bunların üzerine bir de kamera hatalarını ekleyin, bakın nasıl oluyor. Atak yapmak için fareyi tıkladığımda cevabını 3-5 saniye sonra almak ve bu sırada bir sürü kılıç darbesine hedef olmak beni çileden çıkarttı. Hele hele ateşli silahları kullanmak tam bir ızdırap. Nasıl bir zihniyettir ki elimize tabancamızı aldığımızda oraya bir hedef göstergesi koymaz. Sadece kamera açısı kahramanımızın omzunun biraz üstünde olacak şekilde değişiyor ve bu şekilde hiç bir hedef göstergemiz olmadan ateş ediyoruz.
Dikkatimi çeken bir diğer nokta oyunun çok saçma bir envanter sistemi içermesi. Oyun boyunca birbirinden az çok farklı 30 kadar silah kullanmamız mümkün ancak bunların bir çoğunu aynı anda envanterimize katmamız mümkün değil. Düşmanımızdan düşen bir silahı aldığımızda bir öncekini bırakmak zorunda kalıyoruz. Anlamsız bir envanter sistemi. Oyuna bir kılıçla başlıyoruz ve balta vs. gibi ilkel bir sürü silah kullanırken bütün bunların yanında bir de Magnum kullanabilmek bana oldukça saçma geldi.
Bir de "healing" sistemi var ki hiç sormayın. Bazı yerlerde kılıcımızı yere saplayıp tekrar güç kazanıyoruz. Silahlar için işe yaramadığını gördüğümüz envanter sistemi genelde sadece anahtarları taşımada kullanılıyor çünkü oyun her ne kadar aksiyon-macera türüne sokulsa da bence macera kısmı yok gibi bir şey. Abimizi aradığımız kasaba veya şehir her neyse, buraya geldiğimizde ben açıkçası birçok binaya, insanların evlerine gidip araştırma yapılacağını, az da olsa diyalogların geçeceğini düşündüm fakat bunların hiç biri oyunumuzda yok. Bütün macera, kapıları açmak için bazı kolları indirmek, anahtar bulmak ve sandık vs. gibi şeyleri sağa sola itmekten ibaret.
Oyunun elle tutulur tek yanı oyun boyunca bazen bir şeytanı aktive ederek onu yönetiyor olabilmemiz. Oldukça güçlü olan bu şeytanı da kullanmamıza tabii ki bir zaman sınırı getirilerek oyuncunun sanıyorum iyice sinirlenmesi istenmiş. Bunun yanı sıra yapımcılar oyunun farklı sonlara sahip olduğunu söylüyorlar. Şahsen ben bitirene kadar sabredemedim. O yüzden yorum yapamayacağım.
Sonuç yorumlarını yapacak olursam, aslında oyun kamera ve grafik hataları olmasaydı çok güzel bir oynanabilirliğe sahip olabilirdi fakat ne yazık ki oynanabilirlik bu hatalardan dolayı çok kötü. Grafiklere bakacak olursak, oyun bize bir korku-aksiyon-macera oyunu olarak sunuluyor ve bu açıdan bakıldığında grafikler başarısız. Açıkçası hiç bir zombi, canavar vs. bende en ufak bir ürperti yaratmadı. Aynı açıdan yaklaştığımızda seslendirmeler ve müzikler tek kelime ile felaket. Korkutucu tek bir müziğe bile rastlamak mümkün değil. Bu yapımcılar hiç mi Sanitarium oynamadı bilemiyorum. Zorluk derecesine gelince oyunu zorlaştıran ana unsur sağa sola zıplamanın ve uzaklığı ayarlamanın zorluğu. Bunun haricinde oldukça kısa ve kolay.
Açıkçası ben bu oyunu düşmanıma bile önermem. Bu tarz bir şeyler oynamak istiyorsanız Tomb Raider ya da Blade of Darkness oynayın derim.
http://www.trgamer.com/Yazi.aspx?YaziID=1850
Son zamanlarda macera oynayıp/yazmaya bir süre ara verip daha faklı tarzlara yönelmiştim. Sünger Bob Kareşort'un oyunun PC için çıktığını duymamla beraber hemen oyunu edinmeye çalıştım. İki gün içerisinde oyun elimdeydi. İzlenimlerden okuduğuma göre oyun platform türünde olacaktı ki bol koşuşturmaca ile geçen bu günlerde stres atmak için bire bir gözüküyordu. Oyunu açar açmaz Plankton ile ilgili kısa ama bir o kadar eğlenceli bir videodan sonra Sünger Bob ile oyun başladı. İşte ne olduysa o an oldu. Ben izlenimlerden okuduğum kadarıyla Patrick ve Sünger Bob arasında bir seçim yaparak oyuna başlayacığımı düşünüyordum fakat ne mümkün. Karşımda üç boyutlu "point & click" bir arayüz vardı ve olanca sevimliliği ile Sünger Bob bana bakıyordu. İlk videodan oyunun konusunda bir fikir edinmek mümkün değildi.
Yok yok olamaz dedim. Elim ok tuşlarına gitti. Sünger Bob'u sağa sola zıplatmak istedim hani oyun platform idi ya. Sonunda gerçekle yüzleşmek zorunda kaldım. Karşımda "point & click" bir macera oyunu vardı. Şu ana kadar oynadığım en şeker ve komik macera oyunu. Nickelodeon kuşağının bütün kahramanları aslında platform oyunları için biçilmez kaftan gibi gözükse de yapımcıların bir macera oyunu yapması oldukça şaşırttıcı.
İlk izlenimlerimi kısaca yazayım çünkü oyun o kadar hoşuma gitti ki başlar başlamaz 3-4 saat içerisinde bitirdim ve kaçınılmaz olarak tam çözümünü de yazdım. Yani bu yazı incelemeyi ve tam çözümü beraber içeren bir yazı. Önce de bahsettiğim gibi oyunumuz 3D grafiklere ve "point & click" bir arayüze sahip. Şu ana kadar SCUMM'dan sonra oynadığım en iyi macera oyunu arayüzü diyebilirim. Konuşma, kullanma vs. işleri için farenin sol tuşunu kullanıyoruz. Orta tuş ile diyalogları sona erdirebiliyor ve sağ tuş ile envanterimize erişiyoruz. Envanterimzideki nesneleride kullanırken sürükleyip kullanağımız yere bırakıyoruz. Hepsi bu kadar.
Kaydetme ve yükleme işlemleri de bir o kadar hızlı. Oyunumuzun diğer artıları ise oldukça kaliteli seslendirmeleri ve bir o kadar eğlenceli hikayesi ve diyalogları. Oyun içerisinde defalarca klasik Sünger Bob esprileri ile gülmekten yerlere yatacaksınız.
Oyunun en önemli eksileri ise çok, ama çok basit ve çok kısa olması. Oyunumuz sadece sekiz bölümden oluşuyor ve her bölüm çok kısıtlı alanlarda geçiyor. Oyun alanında kaybolmanız imkansız. Her zaman ne yapmanız gerektiği defalarca size diğer karakterler tarafından anlatılıyor. Envanterimizde oyun boyunca herhalde en fazla 4 ya da 5 nesne aynı anda bulunuyor. Bu sebepten neyi nerede kullanacağımızı çok açık bir şekilde görüyoruz. Arka plan grafikleri rengarenk ve bir o kadar sade.
Piksel avlama sorunu için hiç yok diyebilirim. Bir ekranda hangi nesneyi alacağımız ve nerede kullanacağımız fazlasıyla belli oluyor. Zaten öyle kaliteli bulmacalar beklemeyin. Bir iki nesneyi beraber kullanıp, bir karaktere vermekten ya da bir yerlerde kullanmaktan başka bir şey yapmayacaksınız. Sadece arada iki üç tane aksiyon diyebileceğimiz çok basit ve kısa bölümler içeriyor oyunumuz.
Doğrusunu söylemek gerekirse bu oyunun kahramanı Sünger Bob olmasaydı, oyun o atmosferi içermeseydi bir macera oyunu olarak bizden alacağı not en fazla 2 yıldız olurdu. Çünkü bir macera oyunu olarak baktığımızda türünün yüz karası diyebiliriz. Pekiyi, neden bizden 3.5 yıldız aldı? Çünkü oyun mükemmel bir oynanabilirliğe, arayüze ve hepsinin yanı sıra Sünger Bob'a, arkadaşlarına ve çizgi filmden alışık olduğumuz kaliteli esprilere sahip.
Sünger Bob: "Saçlarındaki özgürlüğü hisset Patrick. Rüzgarın ağzındaki tadı budur."
Vıııııııızzzzzzzzz, Vızzzzzzzz... Glup
Patrick: "Oh ! Ben onu sinek sanmıştım"
Oyunumuzun konusu ise şöyle: Sünger Bob güne heyecanlı başlar çünkü o gün "Krusty Krab (Yengeç Restaurant) 2" açılacaktır ve Bay Yengeç yeni Krusty Krab'ın müdürünü bir televizyon şovunda açıklayacaktır. Sünger Bob tabii ki müdürlük için büyük umutlar beslemektedir. Ancak, Krusty Krab 2'ye gittiğinde ne yazık ki müdürlük için Squidward'ın seçildiğini öğrenir. Bütün bunlar olurken Plankton, gene dahiyane(?) planlarından birini yapar ve kralın tacını çalar. Suçu da Bay Yengeç'in üzerine atar. Kral tarafından dondurularak cezalandırılan Bay Yengeç'i kurtarmak ise bize düşer. Oyun boyunca farklı bölümlerde Sünger Bob'u, Plankton'u, Patrick'i ve kralın kızı Mindy'yi oynuyoruz.
İnceleme için son yorumlarımı yapıp, tam çözüme geçeceğim. Eğer bir macera oyunu gurusu iseniz ve kaliteli bir macera oyunu oynamak istiyorsanız bu oyundan hiç bir şey beklemeyin. Sadece kaliteli esprilerle sizi eğlendirecek bir oyun. Eğer daha önce bir macera oyunu oynamadıysanız ve bir başlangıç yapmak istiyorsanız işte bu oyun tam size göre.
Şimdi tam çözüm...
BÖLÜM 1: Love thy Neighbor
Oyuna Sünger Bob olarak başıyoruz. Gary ile yaptığımız konuşmadan o gün Krusty Krab 2'nin açılacağını ve Bay Yengeç'in burası için bir müdür seçeceğini öğreniyoruz. Bu konuda kendimize güvenimiz tabii ki tam. Tek yapmamız gereken duşumuzu almak, kare şortumuzu giymek ve dişlerimizi fırçalayıp Krusty Krab 2'ye gitmek.
Hemen soldan alarm saatini alın. Banyoya gidin ve lavabodan Sünger Bob'un iki dişi için yapılmış olan özel diş fırçasını alın. Sonra duş alın. Mutfağa gidip spatulayı ve dolaptaki buzu alın. Sünger Bob'un odasına geri dönüp spatula ile sandığı açın. İşte meşhur kare şortumuz. Hemen giyelim o zaman. Diş macunumuz kalmadığı için dişlerimiz fırçalayamıyoruz. Hemen komşumuz Squidward'a gidip onu fazla rahatsız etmeden(?) diş macunu istemeliyiz.
Komşumuzu banyo yaparken yakalıyoruz. Lavaboda istediğimiz diş macunu mevcut. Kısa süren dostça bir konuşmadan sonra Squidward diş macununu vermeyi reddediyor. Hmmmm. Sünger Bob bu konuda birşeyler düşündü bile. Müzik setini kapatıp çıkmadan önce yazı tahtasındaki Squidward'ın yeni telefon numarasını öğrenin. Tekrar evimize geri dönüp telefonu kullanmak istediğimizde televizyonun yaptığı gürültüden dolayı Sünger Bob telefonu kullanamıyor. Televizyonu kapatmak istediğimizde ise açma/kapatma düğmesinin bozuk olduğunu ve kumandaya gerek olduğunu görüyoruz.
Dostumuz Patrick'i ziyaret etmenin vakti geldi. Patrick'in evine gittiğimizde kapalı olan televizyonu elinde bizim kumandamızla izlediğini görüyoruz. Buzu verdikten sonra Patrick kumandayı bize vermeye ikna oluyor. Hemen eve gidip televizyonu kapatın.
Telefon etmeye çalıştığımızda bu seferde hatlarda bir sorun olduğunu görüyoruz. Mutfaktaki arka kapıdan bahçeye çıkın. Telefon tamircisi ile konuşun. Tamirciyi korkutup kaçırmamız gerektiği açık fakat Sünger Bob'un "Booooo" demesi yeterli olmuyor. O zaman alarm saatimizi kullanalım. Daha sonra telefon kutusunu düzeltmek için tıkladığımızda ben şöyle bol kablolu bir bulmaca bekliyordum (maalesef böyle bulmacaları bu oyunda bulamayacaksınız) fakat birden Sünger Bob tamir işlemini yaptı.
Daha sonra eve girip Squidward'ı arayın. Squidward telefon ile meşgulken hemen onun evine gidip banyodan diş macununu alın. Diş macunu ile diş fırçasını kullandıktan sonra musluğu açın ve Sünger Bob dişlerini fırçalasın. Daha sonra Krusty Krab 2'ye gidiyoruz ve ilk bölüm burada bitiyor.
BÖLÜM 2: Evil Under the Sea
Bu bölümde en küçük ama en şeytani deniz canlısı Plankton'u oynuyoruz. Tabii ki bölüme Chum Bucket'da başlıyoruz. Şöyle bir mönüyü inceleyin. Daha sonra içeri girip Karen ile konuşun. Şeytani plan sıkıntısı çeken Plankton'un Z harfini incelemeyi unuttuğunu farkediyoruz. İngiliz anahtarını alın. Dolaptan Z harfini inceleyin. İşte planımız. Kralın tacını çal. Yalnız küçük bir sorunumuz var ki uçuş paketimize robot Sünger Bob yüzünden erişemiyoruz. Önce anahtarı robot Sünger Bob üzerinde kullanmayı (fırlatmayı) deneyin. Pek işe yaramayacak. Mönünün olduğu yere gelip süpürge ile mönüyü kurcuklayın. Robot Sünger Bob buraya gelince hemen gidip uçuş paketinizi alın. Hemen dışarı çıkıp Neptune Kalesine yola koyulun.
Burada basit bir aksiyon bölümü var. Amacımız o deniz anası ya da herneyse o canlılara dokunmadan ilerlemek. Bu bölümü geçtikten sonra artık kaledeyiz. Ahıra gidip biraz aşağılandıktan sonra oradaki nalı alın ve içerideki kütüphaneye gidin. Buradaki soytarı ile konuştuktan sonra yerdeki ipi alın ve nal üzerinde kullanın. Daha sonra Kralın tacının bulunduğu odanın önüne gelin ve düğmeye nalı fırlatın. Buradan tırmanıp düğmeye basıp kapıyı açın. İşte savunmasız bir şekilde kralın tacı oracıkta duruyor. Alın ve ikinci bölümde bitsin.
BÖLÜM 3: Hit the Road
3. Bölüme başlarken Sünger Bob müdürlük için seçilemediğini öğreniyor ve birazcık(?) ortalığı dağıtıyor. Plankton tacı çalarken bıraktığı bir not ile suçu Bay Yengeç'e atıyor ve Kral'da ceza olarak Bay Yengeç'i donduruyor. Bay Yengeç'i kurtarabilmek için Shell City'ye gitmemiz lazım.
Squidward ile konuşun. Yürüyerek gidemeyeceğimiz için amacımız Bay Yengeç'in "Patty mobil"ini kullanmak. Bu araca mutfağın alt katında bulunan bir asansörle ulaşabileceğimizi ancak bu asansörü kullanmak için gereken giriş kartının iki çocuk tarafından alındığını öğreniyoruz. Mutfağa gidip kıskacı alın. Yemek odasında bize tanıdık gelen balıkla konuşun. Dışarı çıkıp tamirci ile konuşun. Krusty Krab 2'ye girip küçük kız ile konuşun:
Sünger Bob: "Merhaba küçük kız, ne yapıyorsun?"
Küçük kız: "Hiiiç. Öylesine dikiliyorum"
Sünger Bob: "Vaaooovv!! Ben de"
Giriş kartının küçük kızın arkadaşında olduğunu ve O'nun da Goofy Goober'da olduğunu öğreniyoruz. Oraya gidip Morty ile konuşun. Bizden "Fried ice-cream" istiyor. Goofy ile konuşun. Dondurmanın satıldığı bölüme gidip kasiyerle konuşun ve dondurma alın. Dondurmayı kıskaçla kullanın. Krusty Krab 2'ye gidin. Mutfakta kaynayan yağ ile dondurmayı kullanıp "Fried Ice-cream" elde edin. Tekrar Goofy Goober'a gidin ve dondurmayı Morty'ye verin. Artık giriş kartımız elimizde.
Krusty Krab'ta ki mutfağa gidin. Alt kata inin. Kartı asansör ile kullandıktan sonra dostumuz Patrick ve Patty Mobil ile karşılaşıyoruz. Seyahatimize başlamamızla, arabamızı kaybetmemiz bir oluyor. Benzincideki tiplerle konuşun. İçeride çöp kutusundan şarkı sözlerini alın. Thug Hug'a gidin. Şarkı sözlerini ikizlere verin. Barmenle konuşun. Bilardo masasının etrafındaki tiplerle konuşun. Tuvalete gidin. Patrick ile konuşun. Sabunluğu inceleyin. Geri dönüp barmenle konuşun. Tekrar tuvalete gidin ve sabunluğu kullanın. İşte okyanusda olmamızın faydaları...
BÖLÜM 4: Free Mindy
Bu bölümde Prenses Mindy ile oynuyoruz. Mindy dostlarımızın içine düştüğü durumdan haberdar olur ve onlara yardım etmek istemektedir. Dolaptan aynayı ve masadan yapıştırıcıyı alın. Pencereyi açın. Nöbetçi ile konuşun. Pencereye yapıştırıcıyı sürün. Tekrar nöbetçi ile konuşup pencereye gönderin. Artık dışarı çıkabileceğiz. Ahıra gidin ve Dolly ile konuşun. Kütüphaneye gidip Zindancının el kitabını :) alın. Zindana gidin. Gardiyanla konuşun.
Gardiyana kitabı verdikten sonra içeri girip Kralın tacının cilacısı ile konuşmamıza izin veriyor. Cilacı ile konuşun ve aynayı parlattırın. Kralın odasına girin. Muhafızla konuşun. Dolly'ye aşık olduğunu öğreniyoruz. Aynayı muhafıza verin ve ahıra gidin. Mindy kahramanlarımızı bulacak ve bölüm bitecek.
BÖLÜM 5: Entrehenced
Tekrar Sünger Bob ile oynuyoruz. İlerleyin. Wanderer ile konuşun. Tekrar ilerlediğimizde sisten dolayı kahramanlarımız yola devam edemeyecek. Geldiğimiz yere geri dönüp sağa ilerleyin. Otele girin. Müdür ile konuşun. 1 numaralı odaya girin. Yerdeki delikleri inceleyin. Yeterli ışık olmadığı için delikleri ayrıntılı bir şekilde inceleyemeyeceğiz. Yaşlı kadınla konuşun. Yaşlı kadının incilerinin çalındığını öğrenyiroruz.
İşte oyunun en eğlenceli bölümlerinden birisi. Artık Sünger Bob bir detektif kimliğine bürünüyor. 2 numaralı odaya girin yerdeki delikleri inceleyin ve Tenant ile konuşun. Resepsiyona gidip tekrar müdürle konuşun. Otelden çıkıp sağa doğru ilerleyin. Mağaraya girin. Tabii ki Patrick korkarak bizi yalnız bırakacak. Explorer ile konuşun. El fenerini alın. Mağarada ilerleyin.
Burada basit bir bulmaca var (Corridors of confusion). Önce mağaralardan belli bir sırada ışıklar yanacak. Biz de o sırada bu mağaralara gireceğiz. Önce mor, sonra sarı, sonrada kırmızı mağaradan ilerleyin. Burası "pool of perception". Robed Man ile konuşun. Işıklandırma için bir kürenin lazım olduğunu öğrenin. Havuza dört kez bakın. Otele geri dönüp 1 numaralı odaya gidin. El feneriyle delikleri inceleyin. Resepsiyona gidip Müdür ile konuşun. Otelin altına inin ve incileri alın. İşte Sherlock Holmes olayı çözdü.
İncileri yaşlı kadına verip küreyi alın. Tekrar "Pool of perception"a gidin. Koridorların intikamına hoş geldiniz. Kırmızı, Mavi, Yeşil ve Mor mağaralardan sırasıyla girin. Şimdide "Doors of deception"'dayız. Buradaki seçimi size bırakıyorum. Ne kadar zor olabilir ki :)
BÖLÜM 6: A Pain in the Back
Lumbar Louie'ye yürüyün. Jacques ve Marius ile konuşun. İskeletsiz olmanın ezikliğini onlarla beraber yaşayacağız ve doktorla onların ekibini barıştırmaya çalışacağız. Lumbar Louie'ye girin. Hemşire ile konuşun. "Darkroad" a ilerleyin. Basit bir labirent ile karşı karşıyayız.
En soldan ilerleyin ve Quack ile konuşun. Sol tarafa ilerleyip çiviye benzeyen nesneyi alın. Dükkana girin ve yengeç ile konuşun. Lumbar Louie'ye geri dönüp çiviyi(ya da her neyse) hemşireye verin. İçeri girip doktorla konuşun ve stetoskobunu alın. Dışarı çıkıp Jacques ve Marius ile konuşup kazağı alın. Labirente geri dönün. Quack'ın yanına gidin ve kazağı sıcak suda kullanın. Kazak çektikten sonra giyin ve tekrar dükkana gidin. Yengeçle konuşun ve Octavia'nın yanına gidin. Stetoskobu verin.
"Viva la revolucion!"
BÖLÜM 7: Shell City
Sonunda Shell City'deyiz. İlk olarak Patrick ile Süner Bob'u kurumaktan kurtaracağız. Bulunduğunuz yerden aşağıya atlayın. Akvaryumun arkasına geçin. Önce masaya ve sonra daktiloya tırmanın. Kırmızı düğmenin üzerine zıplayın. Aşağıya atlayıp, açılan kutudan soğanı alın. Sünger Bob'un yanına gidin ve soğanı kullanarak ağlayıp Sünger Bob'u kurtarın. Masadan atlayıp ön tarafa geçin ve tacı alın. Oyun boyunca bu tacın bu kadar kolay elde edilmesi çok ilginç.
Buradan dışarı çıkıp ilerleyin. Deniz kabuğunu alın. Merdivenlerden inin ve deniz kabuğunu zift ile kullanın. Plaja ilerleyin. Define avcısı ile konuşun. Okyanusa doğru ilerleyin. Çubuğu alıp deniz kabuğu ile kullanın. Yaptığımız kürek ile X'i kazın ve düdüğü çıkarıp kullanın.
BÖLÜM 8: Planktopolis
En sonunda artık evimizdeyiz. Tek yapmamız gerekenin tacı Kral'a vermek olduğunu düşünürken Plankton'un ortalığı bir hayli karıştırdığını görüyoruz. Herkesin kafasında bir kova var ve Plankton yaydığı sinyallerle halkı kontrol edebilmekte.
Krusty Krab'a gidip müzisyenle konuşun. İçeri girip Plankton ile konuşun. Tekrar müzisyenle konuşun. Chum Bucket'a gidin. Pac-Man benzeri basit bir bölüm oynuyoruz. Amacımız bütün hamburgerleri robot Sünger Bob'a yakalanmadan almak ve mutfağa girmek. Mutfağa girdikten sonra kapının üzerindeki lambayı alın. Geri dönüp Pac-Man bölümünü tekrar oynayın ve dışarı çıkın. Geri döndüğümüzde bir sürpriz bekliyor bizi. Artık müzisyenimizde Plankton'un emrinde.
İş gene başa düştü. Gitarı ve amfi'yi alın. Amfiye lambayı takın. Krusty Krab'ta ki "storeroom" a girin. Hoparlörü alın ve amfiye takın. Plankton'un olduğu yere gidin. Gitarı üzerinizde kullanın. Amfiyi duvardaki prize takın ve gitarı amfi üzerinde kullanın. Gene basit bir bulmaca ile karşı karşıyayız. Amacımız farklı renklerde gelen notaları kendisi ile aynı renkteki gitar telinin üzerinde iken tıklayarak gitarı çalmak.
Bu bulmacanın ardından Sünger Bob'un uzuuuun konuşması ile oyunumuz malesef bitiyor... Sitemizin imla klavuzu yazarlarından Mete'ye yardımlarından dolayı teşekkür etmeyi bir borç bilirim :)
I am a Goofy Goober!!!