Thursday, December 3, 2009

F1 2009

http://www.merlininkazani.com/oyun_inceleme/1/F1_2009-3480.html


Pazar günleri, vızzzzzzzz vuzzzzzzzz sesleri eşliğinde televizyonun karşısında sıcak kahve içerken F1 izlemenin keyfi bir başkadır. Tabii uykuya direnebilirseniz; çünkü sıkıcı bir yarışta bu vızzzzzz vuzzzzzz sesleri ninni gibi gelir insana ve televizyonun karşısında kanepede üstünüzde battaniye ile muazzam bir uyku keyfi yaşatır. Sonrasında yarışı kimin kazandığını internetten öğrenmek zorunda kalırsınız.

Wii, sahip olduğu eşsiz kontroller sayesinde aslında yarış oyunları için oldukça elverişli bir platform gibi gözüküyordu, ancak yıllar geçtikçe Mario Kart ve Need for Speed Shift haricinde pek de tatmin edici yarış oyunları oynayamadık. Halbuki Wii’de, Mario Kart ile beraber gelen direksiyon gibi bir kontrolle (F1 2009 ile de bir direksiyon geliyor) oldukça zevkli araba yarışları oynanabilirdi.

Geçen sene Codemasters’ın F1’in isim haklarını aldığını duyduğumda, biraz araştırıp Wii içinde bir oyun geliştirdikleri öğrendim ve oldukça heyecanlandım. Nitekim Codemasters bu işin ağababası değil mi? Bunu yapımın PS3 sürümünü gördüğümüzde daha net söyleyebileceğiz, ama şimdilik elimizdeki Wii versiyonu ile biraz ısınalım.


"Arabanızın vites, süspansiyon, direksiyon, lastik basıncı ve bileşimi, kanat gibi ayarlarını çok detaylı olmasa da tatmin edici bir seviyede değiştirebilirsiniz."

2009 sezonu kaçmamalıydı…

Schumacher’in F1’e veda etmesinden bu yana F1’i pek de takip etmedim. 2009 sezonunda ise ne yazık ki tek bir yarış bile seyredemedim. Ne yazık ki diyorum, çünkü 2009 sezonu son yılların en iyi sezonu olmuş. Tabii ki bu durum yapımı oynamamam için bir engel değil. O yüzden yazıda son sezon, yarışlar ve pilotlar hakkında pek bir şey bulamayınca bana kızmayın. Geliştirici Sumo Digital yarış dünyasında yeterince tecrübeli. Biz onları Virtua Tennis’den tanısak da; Driver 76, Race Driver 2006, TOCA Race Driver ve Outrun gibi yarış oyunlarının da yaratıcısı.

Simülasyon vs. Arcade

F1 oyunlarında simülasyon ve arcade arasındaki dengenin ayarlanması çok zordur. F1 ciddi iştir. Need for Speed gibi arabanın sağını solunu boyayıp yollara çıkmakla olmaz. Çok ince ve uzun süren ayarlarda oyuncuyu sıkar, yorar ve oyundan alınan keyfi azaltır. Nitekim hiç birimiz uzman mekanik değiliz. Sumo Digital bu dengeyi iyi ayarlamış gibi gözüküyor. Ne bir arcade, ne de bir simülasyon yapmışlar. Ortada kalmayı iyi becermişler. Arabanızın vites, süspansiyon, direksiyon, lastik basıncı ve bileşimi, kanat gibi ayarlarını çok detaylı olmasa da tatmin edici bir seviyede değiştirebilirsiniz. Hızlı yarış (Quick Race), Zamana karşı (Time Trial), Kariyer gibi oyun modlarını birden fazla kişi oynayabilirsiniz. Ne yazık ki çoklu oyuncu desteğini eklememiş yapımcılar. Kariyeriniz ise üç sezondan oluşuyor ve işe mekanik olarak başlıyorsunuz.


Neredeyse bütün F1 kuralları ve mevcut pistler ile takımlar tam tamına yer alıyor. Buna üç aşamalık eleme bölümleri de dâhil. Hatta oyunumuzda Kinetic Energy Recovery System (KERS) ve Singapore ile Abu Dhabi gibi yeni pistler de yerlerini almış durumda. KERS bildiğiniz üzere enerji depolayıp, her turda belli miktarda kullanılarak arabalara geçici olarak ekstra 80 beygir güç kazandıran bir sistem. Need For Speed’de NOS’u aktif hale getirdiğimizde ne oluyorsa, F1’de de KERS’i aktif hale getirdiğimizde o oluyor.

Kısa KERS

F1 oynamak demek; pistte hızı, tehlikeyi hissetmek demektir. Yapacağınız en küçük bir hatanın yarışın belki de sezonun sonunu getireceğini hissetmek demektir. Hangi viraja hangi hızda, hangi viteste ve nereden gireceğinizi bilmek demektir. Bunun için o pistte defalarca antrenman yapmak gerekir. Peki bunları F1 2009’da yaşayabiliyor muyuz? Cevabım neredeyse evet. F1 2009 şu ana kadar F1 ruhunu en iyi yaşatan oyun. Grafik donanımı her ne kadar rakiplerinin çok gerisinde kalsa da, Wii’nin en önemli üstünlüğü kullanıcılara yaşattığı eşsiz oyun oynama keyfi değil mi? İşte buna F1 2009’da da tanık oluyoruz. Bu yüzden F1 2009’a başladığınızda hemen başarılı turlar atmayı beklemeyin. Hele hele direksiyon ve fren yardımlarını kapattıysanız ilk başlarda kendinizi sıklıkla bariyerlerde bulacaksınız. Alıştıkça hızın, kontrollerin ve sürüş keyfinin zevkini almaya başlayacaksınız.


"Kinetic Energy Recovery System, kısaca KERS"

Kontroller demişken yapımı direksiyon aparatıyla oynamak oldukça keyifli, ancak bu şekilde başarılı olmak zor. Direksiyon ile elde edilen hassasiyet Mario Kart’dan çok uzak. O yüzden eğer oyunu iddialı bir şekilde oynayacaksanız Nun-Chuck ile oynamanızda fayda var.

Gelelim sorunlara

F1 2009 için grafikler bir sorun gibi gözüküyor. Benim gibi eski “Text Adventure” oyuncularındansanız (dinozorlarından) grafikleri çok önemsemeyip yapımdan aldığınız keyfe bakarsınız, ancak yeni nesil oyuncuların grafiklerden çok şikâyetçi olacağından eminim. Düşük kaliteli kaplamalar ve düşük Frame rate can sıkıcı ama Wii’den fazlasını da beklememek lazım. Hasar modellemesi ve oyunun sesleri de çok başarılı değil, ama yine de idare ediyor. En azından bir spiker olsaydı daha akıcı olacağı kesindi.

Yapay zekâya bakacak olursak diğer F1 2009 sürücülerinin tek yapmaya çalıştıkları doğru çizgiyi takip etmek. Gerçekte sahip oldukları sürüş kabiliyetlerini oyunda görememek, yapımın en önemli eksisi. Sonuç olarak F1 2009 için oyun türüne büyük yenilikler getiriyor diyemeyiz; ancak F1 keyfini, hız tutkusunu şu ana kadar en güzel yaşatan isim diyebiliriz. Uzun süredir herhangi bir platformda bir F1 oyunu göremedik. Bu yüzden F1 oynamanın hasretini çekiyorsanız “F1 2009” sizi çok üzmeyecektir.

Monday, June 29, 2009

Virtua Tennis 2009

http://www.merlininkazani.com/oyun_inceleme/1/Virtua_Tennis_2009-3260.html


EA tarafından geliştirilen Grand Slam Tennis (GST)’i incelerken, Wii’nin tenis oyunları için ne kadar uygun olduğundan ve buna rağmen yıllardır Wii Sports içerisinde gelen tenis harici bu türde bir yapımın olmamasından bahsetmiştim. Bu noktada EA ve SEGA beni haklı çıkartan iki proje karşımıza çıktılar. EA’dan GST’yi inceledik ve arşivlerde mutlaka bulunması gerektiğini vurguladık, şimdi ise SEGA’nın Virtua Tennis 2009’unu (VT) inceleyip, GST ile karşılaştırıyoruz.

Yine MotionPlus

VT’de GST gibi MotionPlus desteği ile karşımıza çıkıyor. MotionPlus’ı bilmeyenler için bir kere daha açıklayalım. Wii kontrolümüze takılan küçük bir aparat. MotionPlus ile kolumuzun ve bileğimizin yaptığı hareketler Wii tarafından 3 boyutlu olarak çok daha hassas algılanıyor ve takip edilebiliyor. GST’de MotionPlus’ı taktığınızda oynanışta pek bir değişiklik olmuyordu. Tabii ki yaptığınız bilek ve kol hareketleri yapıma neredeyse %100 yansıyordu, ama MotionPlus olmadığında da siz aynı hareketleri yapıyordunuz. Sadece Wii’nin hareketlerinizi anlamlandırması farklılaşıyordu.

VT’de MotionPlus ile oynanış tamamen değişiyor. Eğer MotionPlus’ınız yoksa herhangi bir vuruş öncesi ekranda bir çubuk beliriyor. Vuruşu yapmadan önce çok kısa bir süre bekleyerek, çubuk üzerinde ilerleyen çizginin vuruşu yapacağınız yönü göstermesini bekleyip, sonrasında bileğinizle eylemi gerçekleştirmeniz gerekiyor. Eğer çizgi solda iken vurursanız top sola, sağda iken vurursanız sağa gidiyor. Bu noktada zamanlamayı ayarlamak güçleşiyor. Eminim MotionPlus’ı olmayan oyuncular kısa sürede uzmanlaşacaktır, çünkü ekranda görsel olarak topu nereye vurabileceğinizi seçebilmek, alıştıktan sonra kullanıcıya büyük avantaj sağlar. Bu durumda MotionPlus olmadan oynamak daha da kolaylaşacaktır, ancak ben tercihimi MotionPlus’dan yana kullandım. O yüzden VT’nin incelemesini ve aldığı notu MotionPlus desteği ile değerlendirdim.

Peki VT’de MotionPlus’ı kullanınca ne oluyor? Bir kere yapım aparatı otomatik olarak tanımadığı için, her maçtan önce MotionPlus kullanacağım diye seçmek gerekiyor. Seçtikten sonra artık az önce bahsettiğimiz çubuk ve üzerinde gezen çizgi ortadan kayboluyor. Bundan sonra topun gideceği yön, tamamen bizim yapacağımız bilek ve kol hareketine bağlı olarak belli oluyor. VT bizden sadece servis öncesi (Bizim ya da rakibimizin fark etmez) kontrolümüzü sporcumuz üzerinde yaklaşık 2 saniye tutmamızı istiyor. Böylece MotionPlus’un kalibrasyonu yapılıyor. Akıllıca, çünkü GST’de vuruşlar öncesi kalibrasyon yapmadığınız durumlarda, vuruşlarınız hüsranla sonuçlanabiliyordu. VT’de oyunu öğrenme süreci GST’e göre daha kısa, ama MotionPlus kullanıldığında yapım daha gerçekçi. Dolayısıyla VT daha zor bir hale büründüğü için eğitim bölümüne uğramakta kesinlikle fayda var.

Virtua Tennis 2009’daki tanıdık yüzler

Yapımda; Borris Becker, Stefan Edberg ve Tim Henman efsane oyuncular olarak yer alıyor. Onlar haricinde oyunda oynayabileceğimiz diğer sporcular ise: Amelie Mauresmo, Ana Ivanovic (Olmazsa olmaz), Anna Chakvetadze, Daniela Hantuchova, Lindsay Davenport, Maria Sharapova (Olmasaydı VT’yi zaten almazdım), Nicole Vaidisova, Svetlana Kuznetsova, Venus William, Andy Murray, Andy Ruddick, David Ferrer, David Nalbandian, James Blake, Juan Carlos Ferrero, Mario Ancic, NOvak Djokovic, Rafael Nadal, Roger Federer ve Tommy Haas.

VT bize GST ile aynı oynanış biçimlerini sunuyor. İsterseniz Wii Sports’da olduğu gibi sporcunuzun hareketlerini yapay zekâya bırakırsınız ve siz sadece raketi sallarsınız; isterseniz Nunchuk’ı Wii kontrolünüze takıp sporcunuzun hareketlerini de siz yönlendirirsiniz. Tıpkı GST’de olduğu gibi VT’de de sporcunun hareketlerini yapay zekâya bırakmak hüsranla sonuçlanıyor ve maç kazanmak bu şekilde çok zorlaşıyor. O yüzden rahatlıkla söyleyebilirim ki, GST’de olduğu gibi VT’de de en iyi oynanış biçimi Wii kontrolü, artı MotionPlus ve Nunchuk.

Yapım ana tema olarak serinin öncekilerinden farklı değil. İlk olarak işe sporcunuzu yaratarak başlıyorsunuz. Bu noktada VT, GST’nin önüne geçiyor, çünkü karakterin oluşturulmasında VT oyuncuya çok daha fazla seçenek sunuyor. Sonrasında çeşitli turnuvalara katılarak, dostluk maçları yaparak ve istediğinizde küçük oyunlar (Alışveriş, korsanlar vs… gibi birkaç tane küçük oyun var) oynayarak dünya sıralamasında sporcunuzu üst sıralara taşımaya çalışıyorsunuz. Bu noktada katılabileceğiniz kadar fazla turnuvaya katılmalı ve aynı zamanda sporcunuzun yeterince dinlenmesini ve dinç olmasını da sağlamalısınız. Bazı turnuvalara gösteri maçı yaptığınız sporculardan birini seçerek, eş olarak da katılmanız mümkün. Aynı zamanda yapımı İnternet üzerinden diğer kullanıcılarla oynayarak, orada da dünya sıralamasında sporcunuzu üst sıralara taşımaya çalışabilirsiniz.
Grafikler, VT ile GST’nin ayrıldığı en önemli noktalardan birisi. GST çizgi film gibi bir görselliğe sahipken, VT daha gerçekçi grafikler sunuyor. Ancak gariptir ki, oynanış GST daha gerçekçiyken, bu durum VT biraz daha Arcade. VT’de animasyonlar, karakter hareketleri GST kadar yumuşak değil, topun hareketi de GST’de daha iyi modellenmiş gibi. Görsel olarak çok fark olmasa da, sanki GST biraz daha ön plana çıkıyor, ama bu çok önemsenecek bir fark değil.

GST asıl farkı seslerde yaratıyor. Ne yazık ki VT’de seyirci, hakem ve spiker sesleri çok kötü. Spikerin sporculara adları yerine “Player 1”, “Player 2” demesi atmosferi yerle bir ediyor. Seyircilerse maçın tamamını neredeyse sessiz seyrediyorlar. GST’deki spiker seyirci diyalogları VT’de yok gibi. Bu konuda GST açık ara önde.

Grand Slam Tennis mi yoksa Virtua Tennis 2009 mu?

Sonuç yorumlarına gelecek olursak, Wii oyunlarının pahalılığından şikayetçi olduğumuz şu günlerde GST’mi yoksa VS mi almalıyız? Burada ilk planda önemli olan MotionPlus’ınızın olup olmadığı. Eğer MotionPlus’ınız yoksa Grand Slam Tennis daha gerçekçi oynanışı ile daha ön plana çıkıyor. Vuruşlardan önce bir çubuğun belirmesi ve nereye vuracağınızı belirlemek için beklemeniz VT’yi gerçekçilikten çok uzaklaştırıyor. Eğer MotionPlus’ınız varsa bir tercih yapmak zorlaşıyor. GST gerçekten çok zor bir oyun, en kolay modunda bile Wii kontrolünüzü birkaç kez sağa sola fırlatacağınızdan emin olun. VT’de ise zorluk derecesi iyi ayarlanmış. En azından kolay modda yapım gerçekten kolay. Eğer sizi zorlayacak, fazlasıyla gerçekçi bir oyun arıyorsanız tercihiniz GST olmalı, çünkü eğlenmekten çok sinirleneceksiniz. Tercihiniz eğlence ise ve çok fazla gerçekçilik aramıyorsanız bu sefer seçiminiz VT olmalı. Sonuç olarak iki oyunda oldukça iddialı ve parasını son kuruşuna kadar hak ediyor. O yüzden her ikisini de arşivlerde yer almasında fayda var. Bu arada Wii için daha çeşitli oyun geliştiren Sega’ya katkıda bulunmak da ciddi bir tercih sebebi olabilir.

Indiana Jones and the Staff of the Kings

http://www.merlininkazani.com/oyun_inceleme/1/Indiana_Jones_and_the_Staff_of_Kings-3259.html


LucasArts oyunlarını objektif olarak incelemek benim için zor. İçime kin ve nefret dolar. Neden mi? Çünkü bu firma, macera türüne önce altın çağını yaşatıp, sonrasında bu tür yapımlardan elini eteğini çekerek, Adventure’un yıllar sürecek olan can çekişmesine yol açmıştır. Günümüzde hala birkaç küçük yapımcı dışında (Çoğu Lucas’tan ayrılan geliştiriciler tarafından kurulmuştur), özlediğimiz eski tarz macera (Icon Adventure) oyunlarını geliştiren firma ne yazık ki yok. Objektifliğimi kaybediyorum diyorum, ama Lucas da bana bu konuda oldukça yardımcı oluyor. Nasıl mı? Indiana Jones and the Staff of Kings gibi kötü oyunların altına imzalarını atarak ekmeğime yağ sürüyorlar. Kötü grafikler, kötü kontroller ve kötü yapay zekâ bir araya geldiğinde, ortaya çıkan tablo da iyi durmuyor.

Staff of Kings halbuki 2005 yılında duyurulmuştu. Vay o teknolojiyi kullanacağız, vay bu teknolojiyi kullanacağız diye abartıyordu LucasArts. PS3 ve X360 platformlarına açıklanan yapım, Wii, DS, PS2 ve PSP için raflarda yerini aldı.

Yapımcılar sanıyorum, macera mı yoksa aksiyon mu yapacaklarına tam karar veremeden Staff of Kings’i yayınlamışlar. Oyun başarılı bulmacalar içermiyor. Hatta bunlara bulmaca demek haksızlık olur. Aksiyon kısımlarında da başarısız kontrollerden dolayı sınıfta kalıyor. Bir de utanmadan, oyunun içine efsane bir Adventure olan Indiana Jones Fate of the Atlantis’i koymuşlar 1992 yılında geliştirilen Fate of the Atlantis’in, Wii’de Staff of Kings’den daha iyi oynandığını galiba fark edememişler.

Daha iyi grafikleri Wii’de kesinlikle gördük 

Grafikler oldukça standart. Daha iyi grafikleri Wii’de neredeyse Mario oyunlarında görüyoruz. O yüzden üzerinde durmaya pek gerek yok. Belli ki, Staff of the Kings, Wii’nin ruhunu henüz anlamamış yapımcıların elinden çıkmış. Geliştiriciler artık bir tuşa basılıp basitçe yapılabilecek hareketler için; Wii kontrolünü sağa sola, yukarı aşağı salla, çevir, hoplat, zıplat gibi saçma sapan hareketler yaptırmaktan kaçınmalılar. Oyun boyunca hikâyeye yoğunlaşmak yerine, ekranın bir köşesinde çıkan Wii kontrolü simgesine yoğunlaşıp, bu sefer kontrole ne hareket yaptıracağız diye bakmak zorunda kalıyoruz. Çok kısa süre belirip hemen kaybolan bu simge yüzünden, genelde kafamız karışıp Indy’nin ölümünü seyrediyoruz.



Oyunun bazı bölümlerinde Lara Croft gibi oradan buraya zıplarken, bazen bir uçağı uçuruyor, bazen düşmanlara yumruklaşıyor, bazen de elimizde silah Resident Evil gibi rakiplerimizi avlıyoruz. Yapımda birçok oyun öğesi içeriğe konulmaya çalışılmış, ama hemen hemen hepsinde de ne yazık ki başarısız olunmuş.

Yapımcıların bu tarz oyunları zorlaştırmak için yaptıkları gereksiz eklentilerden birisi de, istenilen save yapılmamasıdır. Bu kendine güveni olmayan geliştiricilerin, zorluk seviyesini oynanabilirlikle ayarlayamadıklarında başvurdukları bir yol. Hal böyle olunca öldüğünüzde aynı yerleri tekrar tekrar geçmek zorunda kalırsınız. Staff of Kings’te de durum aynen böyle. Otomatik kaydedildiği noktalar çok akıllıca yerleştirilmediği için, birçok kişinin çoğu zaman saçını başını yolması içten bile değil. Bunun üzerine bir de ara videoları her seferinde seyretmek zorunda kalıyoruz ki, artık acemiliğin bu kadarı diyoruz. Bu devirde ara videoların atlanamadığı kaç oyun kaldı?

Staff of Kings’in aslında oldukça başarılı bir hikâyesi var, ama senaryo oyun içerisinde iyi kurgulanmadığı için, yapım bu konuda da başarısız kalıyor. Indy bu sefer 30’lu yıllarda Musa’nın Asası’nın peşinde Amerika, Nepal ve hatta İstanbul’a kadar geliyor. Tabii ki rakipleri ile beraber. Indy’nin karşısında Naziler var. Hikâyenin bir kısmının İstanbul’da geçmesi her ne kadar bizim için önemli bir etken olsa da, oyunu satın aldırmaya yeter mi bilemiyorum.

Yapımın tek artısı sürükleyici olması. Yaklaşık 6–7 saat içerisinde sona eren oyunda, neredeyse aksiyon hiç bitmiyor. Oraya atla, buraya atla, kamçı at, adam döv, vur vs… derken bir bakmışsınız sona gelmişsiniz. Bulmaca var mı? Yok. Hikâyeyi anladınız mı? Hayır, ama yine de bir kaç saat size keyif verebilir. İsterseniz yapımcıların co-op adı verdiği mod ile iki kişide oynamanız mümkün. Tabii ki piyasada Grand Slam Tennis, Virtua Tennis gibi iki kişi büyük keyifle oynanacak oyunlar varken, kim Staff of Kings’i iki kişi oynar bilmiyorum.

Biz Fate of the Atlantis’i alalım

Indiana Jones filmlerini, The Last Crusade ve Fate of the Atlantis oyunlarını benim gibi hala arşivlerinde bulunduranlar için Staff of Kings büyük bir hayal kırıklığı. Keşke karşımızda kaliteli bir yapım olsaydı da, en az 4-5 sayfalık bir Indiana Jones yazısı yazabilseydim diye düşünmeden edemiyorum. Sonuç olarak bu oyunu almanız için size tek sebep söyleyebilirim. O da içerisinde Fate of the Atlantis’i içeriyor olması. Wii ile eski bir dostu oynamak, Staff of Kings’i oynamaktan çok daha keyif verici.

Monday, June 22, 2009

Grand Slam Tennis



Wii’nin kendine has oyun kontrolünü en zevkli kullandığımız tür sanıyorum tenistir. Bu yüzdendir ki, birçok Wii sahibinin de en fazla oynadığı yapım Wii Sports içerisindeki tenis oyunudur. Wii Sports’un çıkması üzerinden yaklaşık üç yıl geçti ve Mario Tennis benim gibi ciddi bir tenis oyunu arayanları pek memnun etmedi. Aslında açık konuşmak gerekirse Wii’nin kontrollerini, Wii Sports dışında hakkını vererek kullanan bir oyun yakın zamana kadar geliştirilmemişti.

Ancak bu noktada karşımıza EA çıktı ve bize eşsiz bir ürün sundu: MotionPlus desteği ile beraber Grand Slam Tennis (GST). Peki MotionPlus nedir? Kısaca açıklarsak, Wii kontrolümüze takılan küçük bir aparat ve bu aparat sayesinde, kolumuzun ve bileğimizin yaptığı hareketler, Wii tarafından 3 boyutlu olarak çok daha hassas algılanıyor ve takip edilebiliyor. Böylece Wii ile oyun keyfi çok daha gerçekçi kılınıyor. Bu aparatı destekleyen ilk ürünlerden birisi de GST.

MotionPlus’ı tanıdıktan sonra gelelim yapıma. Bildiğiniz üzere Grand Slam dört büyük açık tenis turnuvasına verilen isimdir (Aynı yıl içerisinde bu dört turnuvayı birden aynı tenisçinin kazanmasına da denir). Bu turnuvalar Wimbledon, Amerika, Avustralya ve Fransız Açık Tenis Turnuvası’dır. Oyunumuzun grafikleri Wii için yeterince iyi. Karakterler Wii’nin ruhuna bence daha uygun bir şekilde çizgi film gibi bir stil ile çizilmiş.

Ana Ivanovic ile bir set oynamak için neler vermezdiniz?

GST’de efsane tenisçileri seyredebiliyor ve onlarla oynayabiliyoruz. Ünlü isimler olarak; John McEnroe, Andy Murray, Rafael Nadal, Martina Nauratilova, Kei Nishikori, Andy Roddick, Pete Sampras, Maria Sharapova, Michael Stich, Jo-Wilfried Tsonga, Serena Williams, Venus Williams, Boris Becker, Bjorn Borg, Pat Cash, Lindsay Davenport, Novak Djokovic, Stefan Edberg, Chris Evert, Roger Federer, Justine Henin, Lleyton Hewitt ve Ana Ivanovic yer alıyor. Her birinin kendine has yetenekleri, aldıkları sayılar sonrasında kendilerine ait sevinçleri ya da sinirlendiklerinde yaptıkları hareketler yapımdaki yerini almış.

Yapım bize farklı kontrol seçenekleri sunuyor. İlki, Wii Sports ile aynı. Yani Wii kontrolümüzü sadece raket için kullanıyoruz ve sporcumuzu yapay zekâ hareket ettiriyor. İkincisi, Nunchuk ile karakterimizi kortta ileri, geri, sağa ve sola oynatırken Wii kontrolümüzü de raket olarak kullanıyoruz (Nunchuk yerine Wii kontrolü üzerindeki ok tuşları da kullanılabilir, kullanabilirseniz tabii ki). Üçüncüsü ise Wii kontrolümüz ve MotionPlus. Her üç kullanımda da A ve B tuşları ile aşırtma veya fileye yakın düşen vuruşlar yapmamız mümkün. MotionPlus’ın farkını rakibiniz servis kullanırken görsel olarak görebilirsiniz. Kontrolünüze MotionPlus takılı ise rakibiniz servis kullanırken yaptığınız kol hareketlerini karakteriniz de aynen yapacaktır. Eğer MotionPlus’ınız yoksa karakteriniz siz ne yaparsanız yapın hareketsiz bekleyecektir. 

Peki ya Maria Sharapova?

Oynanıştaki bu farklılıkların yanı sıra, GST bize farklı oyun modları da sunuyor. İstersek tek ve çiftlerde gösteri maçları yapabiliriz. İstersek İnternet’te diğer kullanıcılarla kendi ülkemiz adına oynayabiliriz ki, yapımı bu şekilde oynamanın ne kadar zevkli olduğunu söylememe gerek yoktur. İstersek en fazla dört kişinin desteklendiği Tenis Partide küçük oyunlar oynayabiliriz. Son olarak kendi yarattığımız sporcumuz ile Grand Slam turnuvalarına katılabiliriz.

Grand Slam modu tek kişiyle gerçekten büyük keyifle oynanacak bir mod. Öncelikle kendi karakterinizi yaratıyorsunuz. Adidas, Nike gibi markalar arasından formanızı seçiyorsunuz ve basit bir tenisçi olarak kariyerinize başlıyorsunuz.


GST’de her sporcu 5 yıldız üzerinden değerlendiriliyor ve her sporcunun kendine has yetenekleri var. GST’ye tabii ki sıfır yıldız ve sıfır yetenek ile başlıyorsunuz. Her turnuvadan önce bir yıldız sporcu ile bir de sizin özelliklerinize yakın bir sporcu ile gösteri maçı yapıyorsunuz. Bunun haricinde bir de Tenis Parti’deki küçük oyunlardan birisini oynuyorsunuz. Sonrasında ise turnuvaya katılıyorsunuz. Bu şekilde tekniğinizi ve kişiliğinizi geliştiriyorsunuz. Yıldız ve yetenek kazanarak kariyerinizde ilerliyorsunuz.

GST’de karakterler gibi kortlar da kendine has özelliklere sahip. Kortun çim, toprak vs… kaplı olmasına göre topun dinamiği değişiyor. Karakterin hareketleri de değişiyor. Çimde oldukça rahat hareket karakteriniz, toprakta çok fazla kayıyor. Her ülkede farklı üç kort var, böylece toplam 12 farklı kortta maç yapabilirsiniz. Her ülkenin hakemi kendi dilinde konuşuyor. Servisten önce fazla zaman harcadığınızda seyircilerin seslerinin yükselmesi, bu durumda seyircilere sessiz olmalarının söylenmesi gibi, küçük ama önemli ayrıntıların neredeyse hepsi GST’de mevcut. Top toplayıcı çocuklar ve çizgi hakemleri de kortta yerlerini alıyorlar, ancak oyun boyunca hiç hareket etmiyorlar.

Yapım üç zorluk seviyesine sahip ve şunu söylemek gerek, kolay seviyede bile çok zor. Kısa sürede Wii Sports’taki tenis oyununda yenilmez olan kullanıcılar için bile GST gerçekten çetin ceviz. Bir iki gün boyunca ben işteyken GST’yi oynayıp tecrübe kazanan eşimi yenebilmek için, bütün hafta sonumu oyuna verdim diyebilirim. Grand Slam moduna çaylak bir tenisçi olarak başladığımız için, herhangi bir turnuvada ilk turu atlayabilmek için bile ciddi zaman harcamak gerekiyor. Yapımda daha hızlı başarılı olabilmek ve en fazla keyfi alabilmek için MotionPlus şart. Bu da yeterli değil, Nunchuk’sız da oyunda başarılı olmak neredeyse mümkün değil. Nunchuk olmadan karakteriniz yapım boyunca, başladığı çizgide sağa sola hareket ediyor. Mecbur kalmadıkça fileye hiç yaklaşmıyor. Bu şekilde uzaktan sayı almak neredeyse imkânsız, çünkü sayıların çoğu file önünde kazanılıyor. Siz servis kullanırken çok iyi oynayan karakteriniz, rakip servis kullanırken ise biraz aptallaşıyor. Emin olun bu sizi çok sinirlendirecektir. Kendi servislerinizle sıfıra karşı rahat yendiğiniz rakibinizin servisini bir türlü kıramayınca, 4 setlik oyunu almak için 9-7 gibi sonuçlara ulaşmanız gerekiyor. Durmaksızın 16 set oynamak ise hakikaten çok yorucu. Bu kadar oynadıktan sonra GST, kaybettiğimiz kalorileri teselli olarak gösteriyor.

Zorlayıcı yapı

GST’nin en önemli sorunu biraz fazla zor olması. En kolay seviyede bile Nunchuk ile beraber oyunu öğrenebilmek için en az 30-40 dakika harcamak gerekiyor. Bunun haricinde özellikle iki kişi oynarken MotionPlus sık sık kalibrasyonunu kaybediyor ve karakteriniz saçma sapan hareketler yapıyor. Yanlış yöne doğru pozisyon alarak, siz Forehand vurmaya çalıştığınızda o Backhand vuruyor ya da bunun tam tersi olabiliyor. Bu tarz durumlarla en az karşılaşmak için vuruşunuzu yapar yapmaz, elinizi derhal orijinal konumuna getirmeniz gerekiyor, ancak bunu oyunun akışı içerisinde hatırlamak pek mümkün değil. Bunun gibi durumlarda çok sinirlenip, tıpkı sporcuların raketi fırlattığı gibi, Wii kontrolünü sağa sola fırlatmanız içten bile değil. O yüzden kesinlikle oyuna başlamadan önce kontrolü bileğinize bağlayın. Yapımın diğer bir eksisi ise spikerin söyleyecek çok fazla cümlesi olmaması. Kelime dağarcığı çok az olan spikerimizin aynı cümleleri tekrar tekrar söylemesi bazen can sıkıcı olabiliyor.

Gelelim sonuç yorumumuza, Wii oyunlarının pahalılığından hepimiz şikâyetçiyiz, ama ufak tefek sorunlarına rağmen Grand Slam Tennis, MotionPlus ile beraber kendisine verilen parayı son kuruşuna kadar hak ediyor.

Monday, March 23, 2009

MadWorld

http://www.merlininkazani.com/oyun_inceleme/1/MadWorld-3117.html


MadWorld’u cicili bicili bir Mario dünyası olan Wii’de ilk oynayanlar gözlerine inanamayacaklar. Çünkü MadWorld; siyah beyaz, karikatür grafiklerinin arasında belki de bir oyunun günümüze kadar sahip olduğu en fazla vahşeti içeriyor. Yapım şu ana kadar oynadığım en vahşi oyun olmasının yanı sıra, yaratıcılığıyla da beni oldukça şaşırttı. Yaratıcılıktan bahsederken oynanış biçimi ve grafiklerden bahsediyorum. Hikâye tabii ki günümüzdeki birçok oyundan alıştığımız üzere çeşitli filmlerden alınmış. Daha önce incelediğimiz The House of the Dead, Rodriguez ve Tarantino filmlerini anımsatmaktaydı. MadWorld ise bizi, Sin City dünyasına götürüyor. Aynı zamanda Runner Man ve Death Race’i de ciddi ölçüde hatırlıyoruz. Buna rağmen şunu rahatlıkla söyleyebilirim; PC oyuncuları birbirinin kopyası oyunları oynaya dursunlar, konsol oyuncuları (Özellikle Wii oyuncuları) konsolların faklı oynanış tarzından yararlanan yapımcıların yaratıcılıklarını tekrar konuşturmalarına tanık oluyorlar.

Wii her ne kadar PS3 grafik kalitesine sahip olmasa da, Platinum Games gibi yaratıcı yapımcılar sayesinde basit ama çok etkileyici, farklı ve özel grafiklere sahip oyunları oynayarak bu eksikliği pek de hissetmiyoruz.

Aile dostu Wii artık bir ölüm makinesi

Aslında yapım oynanış olarak bize içerdiği üst seviye şiddet haricinde çok yenilik sunmuyor. Aptal yapay zekâlı farklı farklı biçimlerde öldürülmeyi bekleyen bir sürü düşman bizi bekliyor. Ancak MadWorld’un zevki de burada başlıyor. “Bu aptalları bu sefer nasıl combolarla öldürsem de, daha fazla puan kazansam” diye düşünmeye vaktiniz kalıyor. İsterseniz düşmanlarınızı sadece yumruklarınızla, isterseniz kaldırıp oradan oraya fırlatarak, isterseniz testerenizle tek hamlede iki parçaya ayırarak öldürebilirsiniz. Yetmedi mi? O zaman düşmanınıza kafasından aşağıya önce bir tekerlek geçirirsiniz. Hareketsiz hale gelen adamın gözüne birde yol kenarından aldığınız trafik levhasının sapını sokarsınız. Hala ölmedi mi? Adamın kafasına bir varil fırlatırsınız. Yok yok hala hıncınızı çıkartamadınız mı? O zaman adamı öylece kaldırıp dükkân kepenklerindeki kazıklara sokup sokup çıkartırsınız. Evet, şaka yapmıyorum, yukarıdaki vahşetin hepsini ve daha fazlasını MadWorld’de yapmanız mümkün. Bölümleri geçebilmek için her seferinde daha fazla puan toplamanız gerekecek, bu da her seferinde rakiplerinize şiddeti, vahşeti daha farklı, daha uzun yaşatacağınız anlamına geliyor.
Hikâye, dış dünyayla ilişkisi dışarı yapılan TV yayından ibaret olan Jefferson Adası’nda geçiyor. Kahramanımız Jack, hayatta kalabilmek için rakiplerini öldürerek ilerliyor ve bütün bunlar televizyondan canlı yayınlanıyor. Bizde yapımı iki yorumcu eşliğinde sanki TV’den seyrediyormuşçasına oynuyoruz. Şehirdeki her bölüm, her biri bir TV karakteri içeren üç aşamadan oluşuyor. Belli bir puana ulaştıktan sonra ortaya patron çıkıyor. Puan kazanmak için diğer karakterleri basit hamlelerle değil farklı combolarla öldürmek gerekiyor. Bunun yanı sıra bazı mini-oyunlarla da puan kazanmak mümkün. Mesela en fazla adamı çalışan bir jet motoruna fırlat gibi. MadWorld’de rakiplerin yapay zekâsı her ne kadar yeterli değilse de, oyun ilerledikçe gittikçe zorlaşıyor. Belli bir seviyeden sonra, artık atak yeteneklerinizin yanı sıra savunma yeteneklerinizi de geliştirmek zorunda kalıyorsunuz. Hikâye aslında bu kadar basit değil, ama geri kalanını oynayarak öğrenmenizde fayda var.

Kontrollerde Remote ve Nunchuck’ı beraber kullanıyoruz. Yapımda ayrıntılı bir eğitim bölümü olduğu için kontrollere fazla değinmeye gerek yok. Neredeyse bütün tuşları kullandığımız kontrollerde, Wii’nin avantajlarından fazlasıyla faydalanılmış. Kontrollere alışmak oldukça kısa zaman alıyor.

Oyunun en önemli eksisi bütün canlarınız kaybedip öldüğünüzde bölüme baştan başlamak zorunda kalmanız. Bu özellikle bölüm patronuna (Boss) kadar gelip, orada ölüp tekrar başa döndüğünüzde canınızı sıkıyor. Diğer önemli bir sorun ise kamera açıları. Sıklıkla oyunun adrenalinine kendinizi kaptırıp düşmanlarınızı oradan oraya savururken kamera size yetişemiyor ve sonunda kendinizi saçma sapan bir yerde saçma sapan bir kamera açısı ile buluyorsunuz.

MadWorld ilk bakışta oyuncuya gerçek hayatta hiç yapamayacağı şiddeti sunarak sanki kendisini sattırmaya çalışıyor gibi gelse de, yapım aslında zaman zaman insanoğlunun ne gibi şartlarda ne hale gelebileceğini ince ince mesajlarla oyuncuya vermeye çalışıyor. MadWorld; eğer 18 yaşın üstündeyseniz, 5-6 saat içerisinde bitmesine rağmen tekrar oynanabilirliği sayesinde mutlaka arşivinize katmanız gereken bir oyun.

Wednesday, March 11, 2009

The House of Dead: Overkill

http://www.merlininkazani.com/oyun_inceleme/1/The_House_of_the_Dead:_Overkill-3105.html


Quentine Tarantino ve Robert Rodriguez filmlerine bayılıyorsanız, hele hele Planet Terror favorileriniz arasındaysa ve 17 yaşın üstündeyseniz o zaman The House of the Dead: Overkill’i (THOD) görmeden geçmeyin.

THOD, benim pek de alışık olmadığım (Hatta ilk kez oynadığım) Light Gun/Rail Shooter türünde bir yapım. Bu ne demek? Karakterimizi biz hareket ettirmiyoruz demek. Evet, oyun boyunca karakterimiz kendisi hareket ediyor, biz en fazla kafamızı sağa sola çevirebiliyoruz o kadar. Yapmamız gereken tek şey zombileri hedef alıp vurmak.

Gene zombiler!

THOD, serinin beşincisi üyesi, ancak hikâye kronolojisi açısından ilk oyun. 1991 yılında geçen hikâyede, amatör Ajan G ve Hollywood filmlerinden fırlama polis Isaac Washington, çok fazla kayıp insan ihbarı üzerine Louisana’daki Bayou City’ye gönderilirler. Daha ilk girdikleri evde sürüsüyle zombiyi yok ettikten sonra, bütün bunların arkasında Papa Ceaser ve Jasper Guns’ın olduğunu görürler. Bunun üzerine bütün oyun, karakterlerimizin Papa Ceaser peşinde zombi avlamasıyla devam eder. THOD’nin ilerleyen bölümlerinde Jasper’ın kız kardeşi ki, (Bizimde bacımız olur) striptizci Varla Guns da karakterlerimize katılır.


THOD boyunca hiç bulmaca çözmeyip, tek yapılan şey zombileri öldürmek olduğu için hikâye, ancak ara videolar ile takip edilebiliyor. THOD, toplam yedi bölüm ve her bölümün sonunda bir patron zombi (Boss) bizi bekliyor. Oyun boyunca ilk bölümdeki evden sonra, bir karnavala, hastaneye, bataklığa ve hapishaneye konuk oluyoruz. Her bölümde çok çeşitli zombiler karşımıza çıkıyor. Hemşireler, doktorlar, palyaçolar, polisler, suçlular, Amerikan futbolcuları yani hemen hemen bütün meslek gruplarından zombiyle karşılaşmak mümkün. Bunların bir kısmı size yaklaşmadan zarar veremezken, bir kısmı uzaktan size nesneler fırlatabiliyor. Karakterimizi yönlendiremediğimiz için bu nesnelerden de kurtulmamızın tek yolu bize ulaşmadan önce onları vurmak. Evet, anladığınız üzere oyunumuz sadece nişan alıp ateş etmekten ibaret. Nesneleri al, kapı aç, haritaya bak gibi klasik FPS’lerin hiçbir özelliğini barındırmıyor.

Ekstralar

Eğer hikâyeyi belli bir isabet yüzdesiyle bitirirseniz oyunun “Directors Cut” modunu açıyorsunuz. Bu modda THOD’den daha önce çıkartılan bölümler oyuna ekleniyor ve aynı hikâyeyi daha uzun oynayabiliyorsunuz. Bu modu da bitirdiğinizde tek kişi iki silahla oyunu oynayabiliyor. Ben henüz Director’s Cut’ı bitirmediğim için iki silahla oynamak hakkında bilgi veremeyeceğim.

THOD, Rail Shooter olduğu için kontrollerde çok basit. Wii Remote’un B tuşu ile ateş ediyoruz ve arada Wii remote’u sallayıp silahımızı dolduruyoruz o kadar. Nunchuk ile el bombası kullanabiliyoruz. Ben Zapper’dan hiçbir oyunda doğru düzgün zevk alamadım, o yüzden size şiddetle resimde göreceğiniz Perfect Shot’ı tavsiye ediyorum. Bu aletle THOD gibi oyunları oynamak gerçekten çok keyifli.
Oyunda 7 farklı silah var. Bunlar: Magnum, Hand Cannon, Shotgun, Automatic Shotgun, SMG, Assault Rifle ve Mini Gun. Para kazandıkça daha iyi silahlar satın alabiliyor ya da mevcut silahınızı geliştirebiliyorsunuz. Her silah belli kategorilerde farklı özelliklere sahip. Bu özellikler silah seçiminizde ve geliştirmede çok büyük önem taşıyor.



Özellikler şu şekilde:

Recoil: Geri tepme.

Fire Rate: İki atış arasında geçen zaman

Clip Size: Mermi sayısı

Damage: Zombilere verdiği hasar

Reload: Mermi doldurma zamanı

Para kazanmak için puan toplamanız gerekiyor. Yüksek puan almak için ise yapmanız gerekenler var. Bunların ilki oyun boyunca iyi bir isabet yüzdesiyle zombileri öldürmek. İkincisi mümkün olduğunca tek vuruşta zombileri öldürmek ki, bunun için elinizdeki silahınızın gücü de önemli. Yara almadan ve hiç ıskalamadan ardı ardına öldüreceğiniz zombilerle combo yapıyorsunuz. Combolar için benim size tavsiye edeceğim silah Automatic Shotgun olacaktır. Comboların verdiği puanlar:

Extreme Violence: +100 puan

Hardcore Violence: +200 puan

Ultra Violence: +300 puan

Psycotic: +500 puan

Goregasm: +1,000 puan

Bunun haricinde oyun boyunca sivillere zarar vermeden onları zombilerin elinden kurtarmak da size puan kazandıracaktır.

Görsellik

Wii’de grafik kalitesinden söz etmek her ne kadar pek mantıklı değilse de, THOD’in grafikleri Wii için fazlasıyla iyi. Zombiler gerçekçi hareket ediyorlar, nerelerinden vurduğunuza göre vücutları farklı şekillerde parçalanıyor. Çoğu kafalarından aldıkları tek darbede ölürken, zayıf silahlarla vücutlarından birden fazla kez isabet almaları gerekiyor. Oyunun en can sıkıcı yanı ise ciddi bir Frame atlama sorunu olması. Bu sorun yüzünden çoğu zaman THOD’i grafik kartının yeterli olmadığı bir PC’de oynuyormuş gibi hissediyorsunuz. Yapım bu yönüyle yeterince optimize edilmeden aceleyle çıkartılmış izlenimini veriyor.

Ara videolardaki inanılmaz hataları da ekleyince, insanın canı az da olsa sıkılıyor. Örneğin oyunun ilk sahnelerinden birinde Papa Ceaser, Jasper Guns’a vuruyor ve Jasper’ın gözlüğü yere düşüyor. Yerdeki gözlüğü tam ekran gördükten hemen sonraki ekranda bir bakıyoruz ki, gözlük Jasper’ın yüzünde. Bir iki saniye sonra ise bir bakıyoruz Jasper yine gözlüksüz. Durum böyle olunca insanın içinden yapımcılara, “Yaptığınız videoları hiç mi izlemediniz?” diye sormak geliyor. Ancak bütün bu hatalara rağmen oyun bir Wii oyununda olması gereken en önemli özelliğe sahip. Yani THOD, bu haliyle bile inanılmaz zevkli bir oyun. Özellikle iki kişi oynandığında ki ana hikâyeyi de iki kişi oynayabiliyorsunuz oyun çok daha zevkli hale geliyor. Denemedim ancak sanıyorum oyun dört kişiye kadar destekliyor tabii ekranın karşısına sığabilirseniz.

Müzikler ve seslendirmelere geldiğimizde THOD’in, Wii’deki en iyi müzik ve seslendirmelere sahip olduğunu söylesek hata yapmış olmayız. Biraz Rock ve ağırlıkla Vintage Funk müzikler oyunun atmosferiyle yüzde yüz uyuyor. Hollywood tarzı seslendirmeler tam olması gerektiği gibi. Hele hele Isaac Washington’un seslendirmesi mükemmel. Tabii diyalogların önemli bir kısmının küfür olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Zombilere ölüm!

Sonuç olarak THOD, Rodriguez ve Tarantino tipindeki aksiyonu size tam olarak yaşatacak. Karakterler ve diyalogları ile de kesinlikle gülümsetecek. Ülkemizde orijinal oyunların pahalılığı göz önüne alındığında oyunu almaya değer mi sorusunun cevabını vermek biraz zor. THOD’in en önemli artısı bir Wii oyunundan beklenen zevki fazlasıyla oyuncuya tattırması. Hele hele iki kişi oynandığında alınan zevk daha da katlanıyor. THOD’un en fazla 4-5 saat sürmesi ve Frame atlamaları ise en önemli eksileri, ancak tekrar oynanabilirliğinin yüksek olması bu eksiyi biraz kapatıyor.