http://www.merlininkazani.com/oyun_inceleme/1/Virtua_Tennis_2009-3260.html
EA tarafından geliştirilen Grand Slam Tennis (GST)’i incelerken, Wii’nin tenis oyunları için ne kadar uygun olduğundan ve buna rağmen yıllardır Wii Sports içerisinde gelen tenis harici bu türde bir yapımın olmamasından bahsetmiştim. Bu noktada EA ve SEGA beni haklı çıkartan iki proje karşımıza çıktılar. EA’dan GST’yi inceledik ve arşivlerde mutlaka bulunması gerektiğini vurguladık, şimdi ise SEGA’nın Virtua Tennis 2009’unu (VT) inceleyip, GST ile karşılaştırıyoruz.
Yine MotionPlus
VT’de GST gibi MotionPlus desteği ile karşımıza çıkıyor. MotionPlus’ı bilmeyenler için bir kere daha açıklayalım. Wii kontrolümüze takılan küçük bir aparat. MotionPlus ile kolumuzun ve bileğimizin yaptığı hareketler Wii tarafından 3 boyutlu olarak çok daha hassas algılanıyor ve takip edilebiliyor. GST’de MotionPlus’ı taktığınızda oynanışta pek bir değişiklik olmuyordu. Tabii ki yaptığınız bilek ve kol hareketleri yapıma neredeyse %100 yansıyordu, ama MotionPlus olmadığında da siz aynı hareketleri yapıyordunuz. Sadece Wii’nin hareketlerinizi anlamlandırması farklılaşıyordu.
VT’de MotionPlus ile oynanış tamamen değişiyor. Eğer MotionPlus’ınız yoksa herhangi bir vuruş öncesi ekranda bir çubuk beliriyor. Vuruşu yapmadan önce çok kısa bir süre bekleyerek, çubuk üzerinde ilerleyen çizginin vuruşu yapacağınız yönü göstermesini bekleyip, sonrasında bileğinizle eylemi gerçekleştirmeniz gerekiyor. Eğer çizgi solda iken vurursanız top sola, sağda iken vurursanız sağa gidiyor. Bu noktada zamanlamayı ayarlamak güçleşiyor. Eminim MotionPlus’ı olmayan oyuncular kısa sürede uzmanlaşacaktır, çünkü ekranda görsel olarak topu nereye vurabileceğinizi seçebilmek, alıştıktan sonra kullanıcıya büyük avantaj sağlar. Bu durumda MotionPlus olmadan oynamak daha da kolaylaşacaktır, ancak ben tercihimi MotionPlus’dan yana kullandım. O yüzden VT’nin incelemesini ve aldığı notu MotionPlus desteği ile değerlendirdim.
Peki VT’de MotionPlus’ı kullanınca ne oluyor? Bir kere yapım aparatı otomatik olarak tanımadığı için, her maçtan önce MotionPlus kullanacağım diye seçmek gerekiyor. Seçtikten sonra artık az önce bahsettiğimiz çubuk ve üzerinde gezen çizgi ortadan kayboluyor. Bundan sonra topun gideceği yön, tamamen bizim yapacağımız bilek ve kol hareketine bağlı olarak belli oluyor. VT bizden sadece servis öncesi (Bizim ya da rakibimizin fark etmez) kontrolümüzü sporcumuz üzerinde yaklaşık 2 saniye tutmamızı istiyor. Böylece MotionPlus’un kalibrasyonu yapılıyor. Akıllıca, çünkü GST’de vuruşlar öncesi kalibrasyon yapmadığınız durumlarda, vuruşlarınız hüsranla sonuçlanabiliyordu. VT’de oyunu öğrenme süreci GST’e göre daha kısa, ama MotionPlus kullanıldığında yapım daha gerçekçi. Dolayısıyla VT daha zor bir hale büründüğü için eğitim bölümüne uğramakta kesinlikle fayda var.
Virtua Tennis 2009’daki tanıdık yüzler
Yapımda; Borris Becker, Stefan Edberg ve Tim Henman efsane oyuncular olarak yer alıyor. Onlar haricinde oyunda oynayabileceğimiz diğer sporcular ise: Amelie Mauresmo, Ana Ivanovic (Olmazsa olmaz), Anna Chakvetadze, Daniela Hantuchova, Lindsay Davenport, Maria Sharapova (Olmasaydı VT’yi zaten almazdım), Nicole Vaidisova, Svetlana Kuznetsova, Venus William, Andy Murray, Andy Ruddick, David Ferrer, David Nalbandian, James Blake, Juan Carlos Ferrero, Mario Ancic, NOvak Djokovic, Rafael Nadal, Roger Federer ve Tommy Haas.
VT bize GST ile aynı oynanış biçimlerini sunuyor. İsterseniz Wii Sports’da olduğu gibi sporcunuzun hareketlerini yapay zekâya bırakırsınız ve siz sadece raketi sallarsınız; isterseniz Nunchuk’ı Wii kontrolünüze takıp sporcunuzun hareketlerini de siz yönlendirirsiniz. Tıpkı GST’de olduğu gibi VT’de de sporcunun hareketlerini yapay zekâya bırakmak hüsranla sonuçlanıyor ve maç kazanmak bu şekilde çok zorlaşıyor. O yüzden rahatlıkla söyleyebilirim ki, GST’de olduğu gibi VT’de de en iyi oynanış biçimi Wii kontrolü, artı MotionPlus ve Nunchuk.
Yapım ana tema olarak serinin öncekilerinden farklı değil. İlk olarak işe sporcunuzu yaratarak başlıyorsunuz. Bu noktada VT, GST’nin önüne geçiyor, çünkü karakterin oluşturulmasında VT oyuncuya çok daha fazla seçenek sunuyor. Sonrasında çeşitli turnuvalara katılarak, dostluk maçları yaparak ve istediğinizde küçük oyunlar (Alışveriş, korsanlar vs… gibi birkaç tane küçük oyun var) oynayarak dünya sıralamasında sporcunuzu üst sıralara taşımaya çalışıyorsunuz. Bu noktada katılabileceğiniz kadar fazla turnuvaya katılmalı ve aynı zamanda sporcunuzun yeterince dinlenmesini ve dinç olmasını da sağlamalısınız. Bazı turnuvalara gösteri maçı yaptığınız sporculardan birini seçerek, eş olarak da katılmanız mümkün. Aynı zamanda yapımı İnternet üzerinden diğer kullanıcılarla oynayarak, orada da dünya sıralamasında sporcunuzu üst sıralara taşımaya çalışabilirsiniz.
Grafikler, VT ile GST’nin ayrıldığı en önemli noktalardan birisi. GST çizgi film gibi bir görselliğe sahipken, VT daha gerçekçi grafikler sunuyor. Ancak gariptir ki, oynanış GST daha gerçekçiyken, bu durum VT biraz daha Arcade. VT’de animasyonlar, karakter hareketleri GST kadar yumuşak değil, topun hareketi de GST’de daha iyi modellenmiş gibi. Görsel olarak çok fark olmasa da, sanki GST biraz daha ön plana çıkıyor, ama bu çok önemsenecek bir fark değil.
GST asıl farkı seslerde yaratıyor. Ne yazık ki VT’de seyirci, hakem ve spiker sesleri çok kötü. Spikerin sporculara adları yerine “Player 1”, “Player 2” demesi atmosferi yerle bir ediyor. Seyircilerse maçın tamamını neredeyse sessiz seyrediyorlar. GST’deki spiker seyirci diyalogları VT’de yok gibi. Bu konuda GST açık ara önde.
Grand Slam Tennis mi yoksa Virtua Tennis 2009 mu?
Sonuç yorumlarına gelecek olursak, Wii oyunlarının pahalılığından şikayetçi olduğumuz şu günlerde GST’mi yoksa VS mi almalıyız? Burada ilk planda önemli olan MotionPlus’ınızın olup olmadığı. Eğer MotionPlus’ınız yoksa Grand Slam Tennis daha gerçekçi oynanışı ile daha ön plana çıkıyor. Vuruşlardan önce bir çubuğun belirmesi ve nereye vuracağınızı belirlemek için beklemeniz VT’yi gerçekçilikten çok uzaklaştırıyor. Eğer MotionPlus’ınız varsa bir tercih yapmak zorlaşıyor. GST gerçekten çok zor bir oyun, en kolay modunda bile Wii kontrolünüzü birkaç kez sağa sola fırlatacağınızdan emin olun. VT’de ise zorluk derecesi iyi ayarlanmış. En azından kolay modda yapım gerçekten kolay. Eğer sizi zorlayacak, fazlasıyla gerçekçi bir oyun arıyorsanız tercihiniz GST olmalı, çünkü eğlenmekten çok sinirleneceksiniz. Tercihiniz eğlence ise ve çok fazla gerçekçilik aramıyorsanız bu sefer seçiminiz VT olmalı. Sonuç olarak iki oyunda oldukça iddialı ve parasını son kuruşuna kadar hak ediyor. O yüzden her ikisini de arşivlerde yer almasında fayda var. Bu arada Wii için daha çeşitli oyun geliştiren Sega’ya katkıda bulunmak da ciddi bir tercih sebebi olabilir.
Monday, June 29, 2009
Indiana Jones and the Staff of the Kings
http://www.merlininkazani.com/oyun_inceleme/1/Indiana_Jones_and_the_Staff_of_Kings-3259.html
LucasArts oyunlarını objektif olarak incelemek benim için zor. İçime kin ve nefret dolar. Neden mi? Çünkü bu firma, macera türüne önce altın çağını yaşatıp, sonrasında bu tür yapımlardan elini eteğini çekerek, Adventure’un yıllar sürecek olan can çekişmesine yol açmıştır. Günümüzde hala birkaç küçük yapımcı dışında (Çoğu Lucas’tan ayrılan geliştiriciler tarafından kurulmuştur), özlediğimiz eski tarz macera (Icon Adventure) oyunlarını geliştiren firma ne yazık ki yok. Objektifliğimi kaybediyorum diyorum, ama Lucas da bana bu konuda oldukça yardımcı oluyor. Nasıl mı? Indiana Jones and the Staff of Kings gibi kötü oyunların altına imzalarını atarak ekmeğime yağ sürüyorlar. Kötü grafikler, kötü kontroller ve kötü yapay zekâ bir araya geldiğinde, ortaya çıkan tablo da iyi durmuyor.
Staff of Kings halbuki 2005 yılında duyurulmuştu. Vay o teknolojiyi kullanacağız, vay bu teknolojiyi kullanacağız diye abartıyordu LucasArts. PS3 ve X360 platformlarına açıklanan yapım, Wii, DS, PS2 ve PSP için raflarda yerini aldı.
Yapımcılar sanıyorum, macera mı yoksa aksiyon mu yapacaklarına tam karar veremeden Staff of Kings’i yayınlamışlar. Oyun başarılı bulmacalar içermiyor. Hatta bunlara bulmaca demek haksızlık olur. Aksiyon kısımlarında da başarısız kontrollerden dolayı sınıfta kalıyor. Bir de utanmadan, oyunun içine efsane bir Adventure olan Indiana Jones Fate of the Atlantis’i koymuşlar 1992 yılında geliştirilen Fate of the Atlantis’in, Wii’de Staff of Kings’den daha iyi oynandığını galiba fark edememişler.
Daha iyi grafikleri Wii’de kesinlikle gördük
Grafikler oldukça standart. Daha iyi grafikleri Wii’de neredeyse Mario oyunlarında görüyoruz. O yüzden üzerinde durmaya pek gerek yok. Belli ki, Staff of the Kings, Wii’nin ruhunu henüz anlamamış yapımcıların elinden çıkmış. Geliştiriciler artık bir tuşa basılıp basitçe yapılabilecek hareketler için; Wii kontrolünü sağa sola, yukarı aşağı salla, çevir, hoplat, zıplat gibi saçma sapan hareketler yaptırmaktan kaçınmalılar. Oyun boyunca hikâyeye yoğunlaşmak yerine, ekranın bir köşesinde çıkan Wii kontrolü simgesine yoğunlaşıp, bu sefer kontrole ne hareket yaptıracağız diye bakmak zorunda kalıyoruz. Çok kısa süre belirip hemen kaybolan bu simge yüzünden, genelde kafamız karışıp Indy’nin ölümünü seyrediyoruz.
Oyunun bazı bölümlerinde Lara Croft gibi oradan buraya zıplarken, bazen bir uçağı uçuruyor, bazen düşmanlara yumruklaşıyor, bazen de elimizde silah Resident Evil gibi rakiplerimizi avlıyoruz. Yapımda birçok oyun öğesi içeriğe konulmaya çalışılmış, ama hemen hemen hepsinde de ne yazık ki başarısız olunmuş.
Yapımcıların bu tarz oyunları zorlaştırmak için yaptıkları gereksiz eklentilerden birisi de, istenilen save yapılmamasıdır. Bu kendine güveni olmayan geliştiricilerin, zorluk seviyesini oynanabilirlikle ayarlayamadıklarında başvurdukları bir yol. Hal böyle olunca öldüğünüzde aynı yerleri tekrar tekrar geçmek zorunda kalırsınız. Staff of Kings’te de durum aynen böyle. Otomatik kaydedildiği noktalar çok akıllıca yerleştirilmediği için, birçok kişinin çoğu zaman saçını başını yolması içten bile değil. Bunun üzerine bir de ara videoları her seferinde seyretmek zorunda kalıyoruz ki, artık acemiliğin bu kadarı diyoruz. Bu devirde ara videoların atlanamadığı kaç oyun kaldı?
Staff of Kings’in aslında oldukça başarılı bir hikâyesi var, ama senaryo oyun içerisinde iyi kurgulanmadığı için, yapım bu konuda da başarısız kalıyor. Indy bu sefer 30’lu yıllarda Musa’nın Asası’nın peşinde Amerika, Nepal ve hatta İstanbul’a kadar geliyor. Tabii ki rakipleri ile beraber. Indy’nin karşısında Naziler var. Hikâyenin bir kısmının İstanbul’da geçmesi her ne kadar bizim için önemli bir etken olsa da, oyunu satın aldırmaya yeter mi bilemiyorum.
Yapımın tek artısı sürükleyici olması. Yaklaşık 6–7 saat içerisinde sona eren oyunda, neredeyse aksiyon hiç bitmiyor. Oraya atla, buraya atla, kamçı at, adam döv, vur vs… derken bir bakmışsınız sona gelmişsiniz. Bulmaca var mı? Yok. Hikâyeyi anladınız mı? Hayır, ama yine de bir kaç saat size keyif verebilir. İsterseniz yapımcıların co-op adı verdiği mod ile iki kişide oynamanız mümkün. Tabii ki piyasada Grand Slam Tennis, Virtua Tennis gibi iki kişi büyük keyifle oynanacak oyunlar varken, kim Staff of Kings’i iki kişi oynar bilmiyorum.
Biz Fate of the Atlantis’i alalım
Indiana Jones filmlerini, The Last Crusade ve Fate of the Atlantis oyunlarını benim gibi hala arşivlerinde bulunduranlar için Staff of Kings büyük bir hayal kırıklığı. Keşke karşımızda kaliteli bir yapım olsaydı da, en az 4-5 sayfalık bir Indiana Jones yazısı yazabilseydim diye düşünmeden edemiyorum. Sonuç olarak bu oyunu almanız için size tek sebep söyleyebilirim. O da içerisinde Fate of the Atlantis’i içeriyor olması. Wii ile eski bir dostu oynamak, Staff of Kings’i oynamaktan çok daha keyif verici.
LucasArts oyunlarını objektif olarak incelemek benim için zor. İçime kin ve nefret dolar. Neden mi? Çünkü bu firma, macera türüne önce altın çağını yaşatıp, sonrasında bu tür yapımlardan elini eteğini çekerek, Adventure’un yıllar sürecek olan can çekişmesine yol açmıştır. Günümüzde hala birkaç küçük yapımcı dışında (Çoğu Lucas’tan ayrılan geliştiriciler tarafından kurulmuştur), özlediğimiz eski tarz macera (Icon Adventure) oyunlarını geliştiren firma ne yazık ki yok. Objektifliğimi kaybediyorum diyorum, ama Lucas da bana bu konuda oldukça yardımcı oluyor. Nasıl mı? Indiana Jones and the Staff of Kings gibi kötü oyunların altına imzalarını atarak ekmeğime yağ sürüyorlar. Kötü grafikler, kötü kontroller ve kötü yapay zekâ bir araya geldiğinde, ortaya çıkan tablo da iyi durmuyor.
Staff of Kings halbuki 2005 yılında duyurulmuştu. Vay o teknolojiyi kullanacağız, vay bu teknolojiyi kullanacağız diye abartıyordu LucasArts. PS3 ve X360 platformlarına açıklanan yapım, Wii, DS, PS2 ve PSP için raflarda yerini aldı.
Yapımcılar sanıyorum, macera mı yoksa aksiyon mu yapacaklarına tam karar veremeden Staff of Kings’i yayınlamışlar. Oyun başarılı bulmacalar içermiyor. Hatta bunlara bulmaca demek haksızlık olur. Aksiyon kısımlarında da başarısız kontrollerden dolayı sınıfta kalıyor. Bir de utanmadan, oyunun içine efsane bir Adventure olan Indiana Jones Fate of the Atlantis’i koymuşlar 1992 yılında geliştirilen Fate of the Atlantis’in, Wii’de Staff of Kings’den daha iyi oynandığını galiba fark edememişler.
Daha iyi grafikleri Wii’de kesinlikle gördük
Grafikler oldukça standart. Daha iyi grafikleri Wii’de neredeyse Mario oyunlarında görüyoruz. O yüzden üzerinde durmaya pek gerek yok. Belli ki, Staff of the Kings, Wii’nin ruhunu henüz anlamamış yapımcıların elinden çıkmış. Geliştiriciler artık bir tuşa basılıp basitçe yapılabilecek hareketler için; Wii kontrolünü sağa sola, yukarı aşağı salla, çevir, hoplat, zıplat gibi saçma sapan hareketler yaptırmaktan kaçınmalılar. Oyun boyunca hikâyeye yoğunlaşmak yerine, ekranın bir köşesinde çıkan Wii kontrolü simgesine yoğunlaşıp, bu sefer kontrole ne hareket yaptıracağız diye bakmak zorunda kalıyoruz. Çok kısa süre belirip hemen kaybolan bu simge yüzünden, genelde kafamız karışıp Indy’nin ölümünü seyrediyoruz.
Oyunun bazı bölümlerinde Lara Croft gibi oradan buraya zıplarken, bazen bir uçağı uçuruyor, bazen düşmanlara yumruklaşıyor, bazen de elimizde silah Resident Evil gibi rakiplerimizi avlıyoruz. Yapımda birçok oyun öğesi içeriğe konulmaya çalışılmış, ama hemen hemen hepsinde de ne yazık ki başarısız olunmuş.
Yapımcıların bu tarz oyunları zorlaştırmak için yaptıkları gereksiz eklentilerden birisi de, istenilen save yapılmamasıdır. Bu kendine güveni olmayan geliştiricilerin, zorluk seviyesini oynanabilirlikle ayarlayamadıklarında başvurdukları bir yol. Hal böyle olunca öldüğünüzde aynı yerleri tekrar tekrar geçmek zorunda kalırsınız. Staff of Kings’te de durum aynen böyle. Otomatik kaydedildiği noktalar çok akıllıca yerleştirilmediği için, birçok kişinin çoğu zaman saçını başını yolması içten bile değil. Bunun üzerine bir de ara videoları her seferinde seyretmek zorunda kalıyoruz ki, artık acemiliğin bu kadarı diyoruz. Bu devirde ara videoların atlanamadığı kaç oyun kaldı?
Staff of Kings’in aslında oldukça başarılı bir hikâyesi var, ama senaryo oyun içerisinde iyi kurgulanmadığı için, yapım bu konuda da başarısız kalıyor. Indy bu sefer 30’lu yıllarda Musa’nın Asası’nın peşinde Amerika, Nepal ve hatta İstanbul’a kadar geliyor. Tabii ki rakipleri ile beraber. Indy’nin karşısında Naziler var. Hikâyenin bir kısmının İstanbul’da geçmesi her ne kadar bizim için önemli bir etken olsa da, oyunu satın aldırmaya yeter mi bilemiyorum.
Yapımın tek artısı sürükleyici olması. Yaklaşık 6–7 saat içerisinde sona eren oyunda, neredeyse aksiyon hiç bitmiyor. Oraya atla, buraya atla, kamçı at, adam döv, vur vs… derken bir bakmışsınız sona gelmişsiniz. Bulmaca var mı? Yok. Hikâyeyi anladınız mı? Hayır, ama yine de bir kaç saat size keyif verebilir. İsterseniz yapımcıların co-op adı verdiği mod ile iki kişide oynamanız mümkün. Tabii ki piyasada Grand Slam Tennis, Virtua Tennis gibi iki kişi büyük keyifle oynanacak oyunlar varken, kim Staff of Kings’i iki kişi oynar bilmiyorum.
Biz Fate of the Atlantis’i alalım
Indiana Jones filmlerini, The Last Crusade ve Fate of the Atlantis oyunlarını benim gibi hala arşivlerinde bulunduranlar için Staff of Kings büyük bir hayal kırıklığı. Keşke karşımızda kaliteli bir yapım olsaydı da, en az 4-5 sayfalık bir Indiana Jones yazısı yazabilseydim diye düşünmeden edemiyorum. Sonuç olarak bu oyunu almanız için size tek sebep söyleyebilirim. O da içerisinde Fate of the Atlantis’i içeriyor olması. Wii ile eski bir dostu oynamak, Staff of Kings’i oynamaktan çok daha keyif verici.
Monday, June 22, 2009
Grand Slam Tennis
Ancak bu noktada karşımıza EA çıktı ve bize eşsiz bir ürün sundu: MotionPlus desteği ile beraber Grand Slam Tennis (GST). Peki MotionPlus nedir? Kısaca açıklarsak, Wii kontrolümüze takılan küçük bir aparat ve bu aparat sayesinde, kolumuzun ve bileğimizin yaptığı hareketler, Wii tarafından 3 boyutlu olarak çok daha hassas algılanıyor ve takip edilebiliyor. Böylece Wii ile oyun keyfi çok daha gerçekçi kılınıyor. Bu aparatı destekleyen ilk ürünlerden birisi de GST.
MotionPlus’ı tanıdıktan sonra gelelim yapıma. Bildiğiniz üzere Grand Slam dört büyük açık tenis turnuvasına verilen isimdir (Aynı yıl içerisinde bu dört turnuvayı birden aynı tenisçinin kazanmasına da denir). Bu turnuvalar Wimbledon, Amerika, Avustralya ve Fransız Açık Tenis Turnuvası’dır. Oyunumuzun grafikleri Wii için yeterince iyi. Karakterler Wii’nin ruhuna bence daha uygun bir şekilde çizgi film gibi bir stil ile çizilmiş.
Ana Ivanovic ile bir set oynamak için neler vermezdiniz?
GST’de efsane tenisçileri seyredebiliyor ve onlarla oynayabiliyoruz. Ünlü isimler olarak; John McEnroe, Andy Murray, Rafael Nadal, Martina Nauratilova, Kei Nishikori, Andy Roddick, Pete Sampras, Maria Sharapova, Michael Stich, Jo-Wilfried Tsonga, Serena Williams, Venus Williams, Boris Becker, Bjorn Borg, Pat Cash, Lindsay Davenport, Novak Djokovic, Stefan Edberg, Chris Evert, Roger Federer, Justine Henin, Lleyton Hewitt ve Ana Ivanovic yer alıyor. Her birinin kendine has yetenekleri, aldıkları sayılar sonrasında kendilerine ait sevinçleri ya da sinirlendiklerinde yaptıkları hareketler yapımdaki yerini almış.
Yapım bize farklı kontrol seçenekleri sunuyor. İlki, Wii Sports ile aynı. Yani Wii kontrolümüzü sadece raket için kullanıyoruz ve sporcumuzu yapay zekâ hareket ettiriyor. İkincisi, Nunchuk ile karakterimizi kortta ileri, geri, sağa ve sola oynatırken Wii kontrolümüzü de raket olarak kullanıyoruz (Nunchuk yerine Wii kontrolü üzerindeki ok tuşları da kullanılabilir, kullanabilirseniz tabii ki). Üçüncüsü ise Wii kontrolümüz ve MotionPlus. Her üç kullanımda da A ve B tuşları ile aşırtma veya fileye yakın düşen vuruşlar yapmamız mümkün. MotionPlus’ın farkını rakibiniz servis kullanırken görsel olarak görebilirsiniz. Kontrolünüze MotionPlus takılı ise rakibiniz servis kullanırken yaptığınız kol hareketlerini karakteriniz de aynen yapacaktır. Eğer MotionPlus’ınız yoksa karakteriniz siz ne yaparsanız yapın hareketsiz bekleyecektir.
Peki ya Maria Sharapova?
Oynanıştaki bu farklılıkların yanı sıra, GST bize farklı oyun modları da sunuyor. İstersek tek ve çiftlerde gösteri maçları yapabiliriz. İstersek İnternet’te diğer kullanıcılarla kendi ülkemiz adına oynayabiliriz ki, yapımı bu şekilde oynamanın ne kadar zevkli olduğunu söylememe gerek yoktur. İstersek en fazla dört kişinin desteklendiği Tenis Partide küçük oyunlar oynayabiliriz. Son olarak kendi yarattığımız sporcumuz ile Grand Slam turnuvalarına katılabiliriz.
Grand Slam modu tek kişiyle gerçekten büyük keyifle oynanacak bir mod. Öncelikle kendi karakterinizi yaratıyorsunuz. Adidas, Nike gibi markalar arasından formanızı seçiyorsunuz ve basit bir tenisçi olarak kariyerinize başlıyorsunuz.
GST’de her sporcu 5 yıldız üzerinden değerlendiriliyor ve her sporcunun kendine has yetenekleri var. GST’ye tabii ki sıfır yıldız ve sıfır yetenek ile başlıyorsunuz. Her turnuvadan önce bir yıldız sporcu ile bir de sizin özelliklerinize yakın bir sporcu ile gösteri maçı yapıyorsunuz. Bunun haricinde bir de Tenis Parti’deki küçük oyunlardan birisini oynuyorsunuz. Sonrasında ise turnuvaya katılıyorsunuz. Bu şekilde tekniğinizi ve kişiliğinizi geliştiriyorsunuz. Yıldız ve yetenek kazanarak kariyerinizde ilerliyorsunuz.
GST’de karakterler gibi kortlar da kendine has özelliklere sahip. Kortun çim, toprak vs… kaplı olmasına göre topun dinamiği değişiyor. Karakterin hareketleri de değişiyor. Çimde oldukça rahat hareket karakteriniz, toprakta çok fazla kayıyor. Her ülkede farklı üç kort var, böylece toplam 12 farklı kortta maç yapabilirsiniz. Her ülkenin hakemi kendi dilinde konuşuyor. Servisten önce fazla zaman harcadığınızda seyircilerin seslerinin yükselmesi, bu durumda seyircilere sessiz olmalarının söylenmesi gibi, küçük ama önemli ayrıntıların neredeyse hepsi GST’de mevcut. Top toplayıcı çocuklar ve çizgi hakemleri de kortta yerlerini alıyorlar, ancak oyun boyunca hiç hareket etmiyorlar.
Yapım üç zorluk seviyesine sahip ve şunu söylemek gerek, kolay seviyede bile çok zor. Kısa sürede Wii Sports’taki tenis oyununda yenilmez olan kullanıcılar için bile GST gerçekten çetin ceviz. Bir iki gün boyunca ben işteyken GST’yi oynayıp tecrübe kazanan eşimi yenebilmek için, bütün hafta sonumu oyuna verdim diyebilirim. Grand Slam moduna çaylak bir tenisçi olarak başladığımız için, herhangi bir turnuvada ilk turu atlayabilmek için bile ciddi zaman harcamak gerekiyor. Yapımda daha hızlı başarılı olabilmek ve en fazla keyfi alabilmek için MotionPlus şart. Bu da yeterli değil, Nunchuk’sız da oyunda başarılı olmak neredeyse mümkün değil. Nunchuk olmadan karakteriniz yapım boyunca, başladığı çizgide sağa sola hareket ediyor. Mecbur kalmadıkça fileye hiç yaklaşmıyor. Bu şekilde uzaktan sayı almak neredeyse imkânsız, çünkü sayıların çoğu file önünde kazanılıyor. Siz servis kullanırken çok iyi oynayan karakteriniz, rakip servis kullanırken ise biraz aptallaşıyor. Emin olun bu sizi çok sinirlendirecektir. Kendi servislerinizle sıfıra karşı rahat yendiğiniz rakibinizin servisini bir türlü kıramayınca, 4 setlik oyunu almak için 9-7 gibi sonuçlara ulaşmanız gerekiyor. Durmaksızın 16 set oynamak ise hakikaten çok yorucu. Bu kadar oynadıktan sonra GST, kaybettiğimiz kalorileri teselli olarak gösteriyor.
Zorlayıcı yapı
GST’nin en önemli sorunu biraz fazla zor olması. En kolay seviyede bile Nunchuk ile beraber oyunu öğrenebilmek için en az 30-40 dakika harcamak gerekiyor. Bunun haricinde özellikle iki kişi oynarken MotionPlus sık sık kalibrasyonunu kaybediyor ve karakteriniz saçma sapan hareketler yapıyor. Yanlış yöne doğru pozisyon alarak, siz Forehand vurmaya çalıştığınızda o Backhand vuruyor ya da bunun tam tersi olabiliyor. Bu tarz durumlarla en az karşılaşmak için vuruşunuzu yapar yapmaz, elinizi derhal orijinal konumuna getirmeniz gerekiyor, ancak bunu oyunun akışı içerisinde hatırlamak pek mümkün değil. Bunun gibi durumlarda çok sinirlenip, tıpkı sporcuların raketi fırlattığı gibi, Wii kontrolünü sağa sola fırlatmanız içten bile değil. O yüzden kesinlikle oyuna başlamadan önce kontrolü bileğinize bağlayın. Yapımın diğer bir eksisi ise spikerin söyleyecek çok fazla cümlesi olmaması. Kelime dağarcığı çok az olan spikerimizin aynı cümleleri tekrar tekrar söylemesi bazen can sıkıcı olabiliyor.
Gelelim sonuç yorumumuza, Wii oyunlarının pahalılığından hepimiz şikâyetçiyiz, ama ufak tefek sorunlarına rağmen Grand Slam Tennis, MotionPlus ile beraber kendisine verilen parayı son kuruşuna kadar hak ediyor.
GST’de karakterler gibi kortlar da kendine has özelliklere sahip. Kortun çim, toprak vs… kaplı olmasına göre topun dinamiği değişiyor. Karakterin hareketleri de değişiyor. Çimde oldukça rahat hareket karakteriniz, toprakta çok fazla kayıyor. Her ülkede farklı üç kort var, böylece toplam 12 farklı kortta maç yapabilirsiniz. Her ülkenin hakemi kendi dilinde konuşuyor. Servisten önce fazla zaman harcadığınızda seyircilerin seslerinin yükselmesi, bu durumda seyircilere sessiz olmalarının söylenmesi gibi, küçük ama önemli ayrıntıların neredeyse hepsi GST’de mevcut. Top toplayıcı çocuklar ve çizgi hakemleri de kortta yerlerini alıyorlar, ancak oyun boyunca hiç hareket etmiyorlar.
Yapım üç zorluk seviyesine sahip ve şunu söylemek gerek, kolay seviyede bile çok zor. Kısa sürede Wii Sports’taki tenis oyununda yenilmez olan kullanıcılar için bile GST gerçekten çetin ceviz. Bir iki gün boyunca ben işteyken GST’yi oynayıp tecrübe kazanan eşimi yenebilmek için, bütün hafta sonumu oyuna verdim diyebilirim. Grand Slam moduna çaylak bir tenisçi olarak başladığımız için, herhangi bir turnuvada ilk turu atlayabilmek için bile ciddi zaman harcamak gerekiyor. Yapımda daha hızlı başarılı olabilmek ve en fazla keyfi alabilmek için MotionPlus şart. Bu da yeterli değil, Nunchuk’sız da oyunda başarılı olmak neredeyse mümkün değil. Nunchuk olmadan karakteriniz yapım boyunca, başladığı çizgide sağa sola hareket ediyor. Mecbur kalmadıkça fileye hiç yaklaşmıyor. Bu şekilde uzaktan sayı almak neredeyse imkânsız, çünkü sayıların çoğu file önünde kazanılıyor. Siz servis kullanırken çok iyi oynayan karakteriniz, rakip servis kullanırken ise biraz aptallaşıyor. Emin olun bu sizi çok sinirlendirecektir. Kendi servislerinizle sıfıra karşı rahat yendiğiniz rakibinizin servisini bir türlü kıramayınca, 4 setlik oyunu almak için 9-7 gibi sonuçlara ulaşmanız gerekiyor. Durmaksızın 16 set oynamak ise hakikaten çok yorucu. Bu kadar oynadıktan sonra GST, kaybettiğimiz kalorileri teselli olarak gösteriyor.
Zorlayıcı yapı
GST’nin en önemli sorunu biraz fazla zor olması. En kolay seviyede bile Nunchuk ile beraber oyunu öğrenebilmek için en az 30-40 dakika harcamak gerekiyor. Bunun haricinde özellikle iki kişi oynarken MotionPlus sık sık kalibrasyonunu kaybediyor ve karakteriniz saçma sapan hareketler yapıyor. Yanlış yöne doğru pozisyon alarak, siz Forehand vurmaya çalıştığınızda o Backhand vuruyor ya da bunun tam tersi olabiliyor. Bu tarz durumlarla en az karşılaşmak için vuruşunuzu yapar yapmaz, elinizi derhal orijinal konumuna getirmeniz gerekiyor, ancak bunu oyunun akışı içerisinde hatırlamak pek mümkün değil. Bunun gibi durumlarda çok sinirlenip, tıpkı sporcuların raketi fırlattığı gibi, Wii kontrolünü sağa sola fırlatmanız içten bile değil. O yüzden kesinlikle oyuna başlamadan önce kontrolü bileğinize bağlayın. Yapımın diğer bir eksisi ise spikerin söyleyecek çok fazla cümlesi olmaması. Kelime dağarcığı çok az olan spikerimizin aynı cümleleri tekrar tekrar söylemesi bazen can sıkıcı olabiliyor.
Gelelim sonuç yorumumuza, Wii oyunlarının pahalılığından hepimiz şikâyetçiyiz, ama ufak tefek sorunlarına rağmen Grand Slam Tennis, MotionPlus ile beraber kendisine verilen parayı son kuruşuna kadar hak ediyor.
Subscribe to:
Posts (Atom)